Nerelere geldik

Zaman zaman kendi kendime soruyorum, acaba bundan beş yıl sonra ya da on veya yirmi yıl sonra bugünleri değerlendirenler ne diyecekler diye.

Zaman zaman kendi kendime soruyorum, acaba bundan beş yıl sonra ya da on veya yirmi yıl sonra bugünleri değerlendirenler ne diyecekler diye. Öyle olaylar yaşanıyor ki inanılması ve kabul edilmesi gerçekten kolay değil. Hayret içinde gelişmeleri izleyen bireyler ne söyleyeceklerini, hatta ne düşüneceklerini şaşırmış durumda.
Alın geçen hafta sonunda Demokratik Sol Parti'nin kurultayında olanları. Demokratik ve sol olma iddiasında olan ve tek başına iktidara soyunduğunu söyleyen parti, bir kadının parti başkanlığına aday olmasına tahammül edemiyor. Tam bunun şokunu atlatmaya çalışırken gazetelerde okuyoruz. İran'da yaklaşmakta olan seçimlerde iki kadın cumhurbaşkanlığı için aday olmuşlar. Hani zaman zaman demokrasiden nasibini almadığını ve kadınlara hak
tanınmadığını iddia ettiğimiz İran, bakın
nerelere gelmiş, biz nerelere.
Alın 19 Şubat krizinden sonra yaşananları. Neredeyse krizin başlangıcının üzerinden
üç aya yakın bir süre geçmiş. Henüz ekonomide ciddi bir iyileşmenin işaretleri görülmüyor. Herkesin bir anda fakirleşmesinden öte, üretimdeki düşüşler, işsiz sayısındaki artış, giderek hız kazanan enflasyon vatandaşı boğulacak noktaya getiriyor. Bütün bunlara sebep olan hükümet sapasağlam ayakta duruyor. İki buçuk aydan beri bu hükümet giderse Türkiye perişan olur masalına inananlar hâlâ çoğunlukta.
Alın Türkiye insanının dış dünyaya karşı yaşamak zorunda bırakıldığı ezikliği. Dışarıya el açmanın da bazı kuralları ve sınırı olması lazım. Önce yabancılara para vermezseniz batacağız diyoruz. Uzun yakarmalardan sonra, bize para verirken: 'Bu son olsun, bir daha para istemek için kapımıza gelmeyin' diyorlar. Ayrıca, artık saydam toplum haline gelmemiz ve rüşveti ortadan kaldırmamız gerektiğini yüzümüze vuruyorlar. 'Yakından takip edeceğiz, bir daha böyle şeyler yapmayın. Kendinize çekidüzen vermenin zamanı geldi' diye nasihat ediyorlar.
Bir kere daha açmaya karar verdikleri krediyi alışılmamış birtakım şartlara bağlıyorlar. Dışarıdan para alabilmek için hükümet yalnız kendisinin yapacağı işler için değil, aynı zamanda Meclis için de taahhüt altına giriyor. Yani, yetkisi olmadığı halde Meclis'i ipotek altına sokuyor. Ancak, bu hükümet öylesine köşeye sıkışmış ki, sırf para bulmak uğruna daha ağır koşulları bile kabul edecek hale gelmiş. Çünkü, kendi kendisini soktuğu açmazdan kurtulabilmek için dışarıdan bulacağı parayı son çare olarak görüyor.
Normal şartlarda IMF'nin, Türkiye'nin vereceği niyet mektubunun altında ilgili Devlet Bakanı ile Merkez Bankası Başkanı'nın imzaları ile yetinmesi gerekir. Ancak, içeride olduğu gibi dışarıda da hükümete güven o kadar az ki, IMF koalisyonu oluşturan üç parti liderinin de, hükümetten ayrı olarak bizzat kendi imzaları ile taahhütte bulunmaları üzerinde ısrar ediyor.
Bütün bunlar ülkede siyasi yelpazenin sağında ve solunda milliyetçiliğin savunucusu olmakla övünen iki siyasal partinin içinde bulunduğu koalisyon hükümeti zamanında oluyor.
Bu kriz de geçecek, ama hiç kuşkunuz
olmasın dışarıya karşı bugün yaşadığımız
ezikliği kolay kolay unutamayacağız.
Çocuklarımız bile bize bu yaptıklarımız yüzünden çok iyi gözle bakmayacaklar.