Suç yalnız döviz kurunda mı aranmalı?

Uzun süre döviz kuru konusu gündemden düşmüş görünüyordu. Bu konudaki tartışma son birkaç haftadır yeniden alevlenmişe benziyor.

Uzun süre döviz kuru konusu gündemden düşmüş görünüyordu. Bu konudaki tartışma son birkaç haftadır yeniden alevlenmişe benziyor.
Bu alanda iki gelişme dikkat çekici. Bunlardan birisi, kısa sayılabilecek bir süre önce 1.60 düzeylerine çıkmış olan dolar-TL paritesinin son haftalarda yavaş yavaş düşerek 1.50 düzeyine kadar inmesi. Diğeri de ihracat geliri artışının, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında ciddi düzeyde yavaşlamış olması. 
Bu gelişmelere bakarak, TİM yöneticileri ve bazı ihracatçılar seslerini yükselttiler. Düşük olduğunu iddia ettikleri kurlarda ihracatçının zarar edeceğini söylüyorlar. Ayrıca, ihracat artışındaki yavaşlamayı yanlış döviz kuru politikasına bağlıyorlar. Bu yüksek sesli koroya Devlet Bakanı Zafer Çağlayan da katıldı.   Geçmişte de, kendisinden önce görevi yürütmüş olan Kürşat Tüzmen aynı şeyleri söylemişti. 
Öyle görünüyor ki, dış ekonomik ilişkileri yürütmekten sorumlu bakanlar TİM’in sözcülüğünü yapmak zorunluğunu duyuyor. Hedefte Merkez Bankası bulunuyor. Bakana ve TİM yöneticilerine göre Banka yeterince sorumlu davranmıyor, kurun düşmesine göz yumuyor. Hafta içinde Merkez Bankası piyasadan günlük döviz alımlarını bir miktar arttırmıştı ama bu yeterli bulunmuyordu. 
Banka daha aktif şekilde piyasaya müdahale etmeli, döviz kurunun düşüşünü engellemeliydi. Bu görüşe karşı da bir hayli şey söylendi, yazıldı.
Bu tartışmada bir kere daha birkaç nokta üzerinde durulmasının yararlı olacağı kanısındayım. Her şeyden önce, düşük kurun mu, yoksa yüksek kurun mu ihracat artışını destekleyeceği üzerinde düşünmek gerekiyor.  Olaya bir taraftan bakıldığında yüksek kurun, aynı miktarda ürün satışı karşılığında ihracatçının eline daha fazla döviz geçmesine olanak verdiği gerçeği var. Ancak, diğer taraftan yüksek kurun ihracatçının potansiyel müşterilerini
kaçırtabileceği de unutulmamalı.
Bu bağlamda Çin’in yürüttüğü düşük döviz kuru, buna bağlı olarak da sağladığı yüksek ihracat geliri etrafındaki tartışmayı hatırlamakta yarar var. Bu alandaki gözlemciler, yıllardan beri Çin hükümetinin döviz kurunu olması gereken düzeyin altında tutarak diğer ülke ihracatçılarına karşı büyük avantaj sağladığını söyleyegeldiler. Hatta, döviz kurunu biraz olsun yükseltmesi için Çin hükümeti üzerinde yapılan baskılar da unutulmamalı.
Yüksek döviz kuru politikası için söylenebilecek bir başka husus, kurun aşırı değerlenmesinin ithalatı teşvik etmesi. Yakın geçmişte ülkemizde yürütülen yüksek döviz kuru ile bir ithalat patlaması yaşandığı, buna bağlı olarak dış ticaret açığının büyüdüğü ve cari işlemler dengesindeki açığın tehlikeli sayılabilecek düzeylere ulaştığı hatırlanmalı.
Kaldı ki yüksek döviz kurunun üretimde girdi fiyatını yükselttiği, aramalı ithal eden ihracata yönelik şirketlerin maliyetini arttırdığı da gözden uzak tutulmaması gereken bir husus.
Bunları söyledikten sonra Merkez Bankası’nın ihracatçının döviz kurunu yükseltme talebi karşısında ne yapabileceği noktasına gelelim. Aslına bakılacak olursa, bugün uygulanmakta olan döviz kuru rejimi çerçevesinde Banka’nın fazla bir şey yapamayacağını herkes kabullenmek zorunda. Dikkat edilirse hiç bir şey demiyorum, fakat fazla birşey yapamaz diyorum.
O zaman döviz kuru politikasını gündeme getirenlerin ihracatla ilgli sorunları yalnız döviz kurlarının düşük veya yüksek olmasında değil, aynı zamanda başka yerlerde araması gerekir. Bu sorunların bir kısmı üretimde verimlilikle ilgili. Bir kısmı rekabetle ilgili.  Olayın üretimde kurumsal ve yapısal iyileştirmeleri gerektiren yönleri var. Başta vergi sistemi ve enerji olmak üzere maliyetleri etkileyen faktörler önem taşıyor. Sorunun faizlerle ilgili yönü bulunuyor. Liste daha da genişletilebilir. Ancak, söylemeye çalıştığım, TİM gibi kurumların bu konuda daha hazırlıklı olması gerektiği, olayı yalnız döviz kuruna bağlayarak basitleştirmesinin yerinde olmadığı.