Umut veren, fakat zor bir yıl

Geçen haftanın yoğun trafiğinde IMF ile imzalanan yeni 'stand-by' anlaşması neredeyse gündemden düştü.

Geçen haftanın yoğun trafiğinde IMF ile imzalanan yeni 'stand-by' anlaşması neredeyse gündemden düştü. Bir önceki yazımda IMF ile yapılan anlaşmayla ilgili bazı bilgiler vermiş, programın kapsamı ve taşıdığı riskleri bu hafta ele alacağımı söylemiştim.
Her şeyden önce şunu tekrarlamakta yarar görüyorum. Hükümet bu anlaşmayla çok
kapsamlı ve zor sayılabilecek bir programın altına imzasını atmış bulunuyor. Bu programın başarıya ulaşamaması durumunda her iki taraf da, yani hem IMF hem de hükümet de
büyük zarar görecektir. Başarısızlığın hükümet yönünden getireceği sonuç açık. IMF ise son yıllarda aşınan prestijini bir anlamda bu anlaşmanın uygulamadaki başarısında aramaktadır. İtiraf etmek gerekir ki, IMF yönetimi, başta Amerikan hükümeti olmak üzere, çeşitli hükümetlerin Türkiye programına destek vermesini sağlamak için özel bir çaba göstermiştir. Belki de bu yüzden, üç yıllık bir süreyi kapsayan son 'stand-by' anlaşması, öncekilere göre çok daha geniş kapsamlıdır. Aynı zamanda anlaşmada alışılmadık nispette ayrıntılara inilmiştir.
Üzerinde anlaşmaya varılan programda, kamu borçlarının yönetilebilir hale gelmesi için kamu kesiminin mali dengesinde, borç ödemeleri dışında, üç yıl için gayri safi milli hasılanın yüzde 6.5'i düzeyinde bir fazla sağlanması istenmektedir. Bunu sağlamak için kamunun her alanda harcamalarını kısması, vergi gelirlerini artırıcı tedbirleri alması ve daha etkin bir borç yönetimi gerçekleştirmesi gerekmektedir. Daha da önemlisi, devletin bir anlamda yeniden yapılanması söz konusudur. Bu amaçla alınacak tedbirler arasında kamuda saydamlığın artırılması, maliyetlerin düşürülmesi, istihdamın sınırlanması, ücret artışlarının geçmiş yıla göre endekslenmesinin önlenmesi ve personel rejiminin yeniden düzenlenmesi gibi önemli konular yer almaktadır.
Üzerinde anlaşmaya varılan programa göre bankacılık kesimindeki düzenlemeye devam edilecek, özelleştirmeye yeniden hız verilecektir. Program çeşitli kuruluşlara ilişkin özelleştirmenin ayrıntılarını vermekte ve zamanlamayı saptamaktadır.
Programa göre 2002 yıl sonu enflasyonu yüzde 35 olacak, daha sonraki iki yılda önce yüzde 20'ye, sonra da yüzde 12'ye inecektir. Bu hedefleri gerçekleştirebilmek için para arzı belli sınırlar içinde artırılacak, yıl ortasında da enflasyon hedeflemesi uygulamasına geçilecektir.
Program süresince dövizde bugün uygulanmakta olan dalgalı kur sistemine devam edilecektir.
Programın riskleri üzerinde de bazı gözlemler yapmak gerekirse, bunlardan birisinin uygulamayla ilgili olduğunu düşünüyorum. Gerçi koalisyon ortakları arasında sorun yaratabilecek nitelikteki yasal düzenlemeler, biraz aceleye getirilmiş olsa da Meclis'ten geçmiş bulunuyor. Ancak, özelleştirme, personel çıkarma, harcamaların kısılması gibi konularda uygulama ortaklar için bazı sorunlar yaratabilir. Ayrıca, bazı iyileşmelere bakıp her şeyin yoluna girdiği havasına kapılınırsa uygulamada gevşemeler olabilir. Özellikle seçimlerin yaklaştığı dönemde yukarda söz konusu edilen tehlike daha da büyüyebilir.
Programın enflasyon hedeflerinin gerçekleşmemesi halinde faizler beklendiği oranda düşmeyebilir. Bu da kamu borçlanmasının maliyetini yüksek düzeylerde tutarak borç yönetimi sorununun çözümünü geciktirebilir.
Program hedefleri ekonominin 2002 yılında büyümeye geçeceği varsayımına göre saptanmış bulunuyor. Ancak, yaşanan bunalımın derinliği, maliye politikasının harcamalara getirdiği kısıtlamalar ve uygulanacak sıkı para politikası talepte beklenen artışı engelleyebilir. Sonuçta umulan büyümenin gerçekleşmemesi, başta vergi gelirleri olmak üzere, program hedeflerinin sapmasına sebep olabilir. Böyle bir gelişme programa olan desteğin zayıflaması sonucunu doğurabilir. Bu durumda sosyal alanda karşılaşılan sıkıntılar büyüyebilir.
Görülüyor ki, içinde bulunduğumuz yıl her bakımdan bir hayli kritik. Ekonomide yakalanmış gözüken iyimserlik havasının dağılmaması için 'stand-by' anlaşması çerçevesinde konan hedeflerin gerçekleşmesi gerekiyor.