Hrant'ı bir daha, bir daha öldürmek...

Hrant iki temel niteliği sebebiyle çok önemliydi: 1) Mazlum Anadolu Ermenilerinin, İstanbul'daki tuzu kurular (bunu en iyi, Tuba Çandar'ın kitabı "Hrant" anlatır) ve bütün Türkiye nezdinde sözcüsü olması; 2) İki düşman halkı ne yapıp edip barıştırmak istemesi.

İki hafta sonra, Hrant kardeşimin katledilme yıldönümü. Geçen haftaki yazım (link) bu katl olayına denk düşmüş oldu. Çünkü, protesto trolleri yani internette bindirilmiş kıtalar tertiplemeye alışık yurtdışı Türkçüler, içlerinden birinin şablonunu sıraya bindirerek yollamaya, böylece Hrant’ı tekrar tekrar katletmeye başladılar (aralarında efendice yazılmış bir-ikisini tenzih ederim).

Bu hazin örneklerden birkaçını aşağıda ibret-i alem için vereceğim. Ama niye “tekrar tekrar katl”, önce onu söyleyeyim:

HRANT NİYE ÖLDÜRÜLDÜ?

Hrant iki temel niteliği sebebiyle çok önemliydi: 1) Mazlum Anadolu Ermenilerinin, İstanbul’daki tuzu kurular (bunu en iyi, Tuba Çandar’ın kitabı “Hrant” anlatır) ve bütün Türkiye nezdinde sözcüsü olması; 2) İki düşman halkı ne yapıp edip barıştırmak istemesi.

Katledilmesinin sebebi de, bu ikincisi idi: Barıştırmak istemesi. Sabiha Gökçen’in asıl adının Hatun Sebilciyan olduğunu yazması falan değil.

İki tarafın koyu milliyetçilerinde de aynı ağır hastalık (epey asimetrik olarak da olsa) mevcut: İki halkın barışmaması için çalışıyorlar. Bunun sebebi akıl hastalığının en karakteristik belirtisinin tedaviyi reddetmek olması değil sadece. Bu da var ama, bir de, kafalardaki “mazlumiyet” tablosu bozulursa grup içindeki önemlerinin azalacağı korkusu var.

Hrant bu işin doktoruydu: “Ermeniler ve Türkler birbirlerine bakışlarında klinik iki vaka durumundadırlar. Ermeniler travmalarıyla, Türkler de paranoyalarıyla” (Agos, 23 Ocak 2004).

İşte bu paranoyakların içinden, barışmak istemeyen Türkçülerin Derin Devlet’i vurdurdu Hrant’ı. Barışma oluverir korkusundan.

Şimdi de bazı Türkçü “sivil”ler barışmaya saldırarak Hrant’ı bir daha, bir daha öldürüyorlar. Gauin “Türk-Ermeni diyaloğu kurma teşebbüsleri en iyi ihtimalle bile bir zaman kaybı olmaktan öteye gidemeyecektir” diyordu.

Aynen kim gibi, Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın dostluğa giden yolda en önemli kilometre taşı yapmak istediği 2009 Protokollerini önlemek için Ermenistan’da kendilerini paralamış olan Taşnaklar gibi. Veya, geçen gün Hasan Cemal’in Yerevan’da karşılaştığı ve şu videoda geçen kimi laflar gibi: link Bu konuda ayrıca yazacağım.

Şimdi aynı “temenni” Cenevre’den yazan bir hanımdan geliyor: “Maxime Gauin Türkiye için bir NİMET (…) Vardığı sonuç ise, tamamen benim de düşüncem yönündedir (…) Çok iyi bildiğim bir şey var: Ermenilerle anlaşmak mümkün olamaz.”

TÜRKÇÜ TROLLERDEN BİR DEMET

Bu “çok iyi bilen” Cenevre iletisi, efendice üsluplu bir-ikisinden biri. Şöyleleri de var (adlarını gizliyorum, fazla uzun olanları araya üç nokta koyup biraz kısaltarak ama anlamını bozmadan aynen veriyorum):

Angut bir insansin. Eşekten bir farkın yok.” (Bu az-öz metin Azerbaycanlı bir şahıstan).

“(…) her konuya bulasip sig ve populust yaklasimlarinizla bir yerlere tutunma, yaranma cabalarinizi esef ile karsiladigimi bilmenizi gerekli gordum. Tum mudahil Ulkelerin arsivleri gercek ile dolu iken, Turkiye her konuda aklanmis ve tum kanitlar Ermeni ihaneti ve vahsetini vurgularken dost ve muttefiklerimizin Turkiyeyi yikma cabalarina katkiniz takdir edilmeyecektir sayin Oran (…) Ben artik vatan hainleri listesi tutmayi biraktim! Siz ve sizin gibi olanlari okumayida!” (Başında Dr. bulunan bir isim).

“Kendi öz çocugu ermenilerin saldirilari sonucunda Yesiller Partisi'nden atilmasina ragmen onlari savunmaya kalkismaniz ne kadar asagilik kompleksli, ezik büzük, karaktersiz oldugunuzu ispatliyor. (…) siz ancak stokolm sendromuna yakalanmis bir ruh hastasisiniz. (…) boynuzlu titrek bir adamsiniz! (…)Turkiye'de sizin gibi eziklere, satilmis kalemlere rastlamak hic sasirtici degil. Sizi gidi kani bozuk, Izmirli ermeni dönmesi ve Hrant Dink'in fikri veledi!”

Lyon’da evli kızım Sırma’nın belediye meclisine girmesini engelleyen Ermenilerden bahseden bu iletiyi yazan kişinin aile terbiyesi, internet imzasına yansımış: feyhani-siken@outlook.fr (Feyhan, eşimdir).

”(…) kendinize bir çıkar görmeyince sıkıştırırsınız kuyruğunuzu bacaklarınızın arasına ve kaçarsınız köşe bucak. Ama bu kez çok kötü tosladınız, sayın Oran; Saygın Şükrü Server Aya gibi, ‘uydurma Ermeni soykırımı’ konularında bir cevhere, bir granite tosladınız. Bakalım bu kez nasıl, kaçacaksınız, nereye kaçacaksınız. Saygın Şükrü Server Aya size “hodri meydan!” dedi, duydunuz muuu?”

“HODRİ MEYDAN”

“Saygın Şükrü Server Aya”nın düello davetini ileten başka troller de var. Bu Türkçü beyefendinin adını şimdiye kadar işitmediyseniz, ulusalcı sınıf arkadaşım Melih Aşık “Tek Kişilik Ordu” başlıklı yazısında şöyle takdim ediyor:

“83 yaşında bir delikanlı. Kitaplarını ssaya@superonline.com adresine istek göndererek sağlayabilirsiniz. Televizyonlarda tezlerini anlatmaya hazır olduğunu, her türlü tartışmada yer alabileceğini söylüyor (…) Ne var ki 1915 gerçekleri konusunda Ermeni diasporasıyla aynı görüşü savunmayanlara ekranlarda yer yok. Eğer varsa, Hodri meydan.” (link)

Bir-iki tanesi dışında insan ve azınlık haklarını savunan medya kuruluşu artık kalmadığına göre, bırakın TV’ye çıkarmamak, böylesine değerli birisine niye haftalık program yaptırmıyorlar, niye onu ekranda başkaları sayesinde görünme talebinde bulunmaya zorluyorlar, anlayamadım.

Tartışma programları diyorsanız, geçiniz; horoz dövüşüne meraklılar buyursun. Çünkü “Aynı fikirde olmayanlar tartışamaz”. Bu sözü ilk duyduğumda çok şaşırmıştım. Sonra biraz düşündüm, pek doğru. Sen çıkacaksın ak diyeceksin, ben çıkacağım kara diyeceğim, neyi tartışacağız? Tartışma, temelde birleşen insanların ayrıntılar üzerinde konuşmasıdır. Bunun içindir ki, senelerdir bıraktım TV’deki “panel” programlarını. Ayrıca, meşhur bir söz vardır: “Aptallarla tartışma, çünkü dinleyenler kimin aptal olduğunu seçemeyebilirler”.

Sayın Ş. S. Aya’yla kazara oturup tartışmaya gelince, “Türkler Ermenileri değil, Ermeniler Türkleri kesti!” diyecek. 2 milyona yakın Ermeni’nin bugün 55.000’e nasıl indiğini, gerisinin Almanya’ya çalışmaya mı gittiğini soracaksın, sana Genelkurmay ve TTK belgeleri sunacak, savaş sonrasındaki Ermeni intikam çetelerinden bahsedecek. Kesilen Ermenilerin devlet tarafından korunmasını ve bu konuda büyük devletlere periyodik raporlar verilmesini isteyen 1878 Berlin Antlaşması Md. 61’i okuyacaksın, “Bunlar emperyalizmin oyunları!” diyecek. Mersi, ben almayayım.

Daha genel söyleyeyim: Benim gibi birisi, Kur’an/Hadis/Sünnet temelli bir hukuka/kamusal hayata inanmış İslamcı bir müminle ne kadar tartışabilirse, Türkçü bir müminle de ancak o kadar tartışabilir. Hatta, daha bile absürd olur.

NETİCE-İ KELAM

1970’ten beri milliyetçiliği, 1974’ten beri de azınlıkları çalışıyorum. En az iki şey söyleyebilirim:

1) Milliyetçilik, millet’e en zarar veren ideolojidir çünkü onu pışpışlar, hatalarını örter, başarılarını abartır. Kısacası, aldatır.

2) Yurt dışında yaşayanlar daha bağnaz milliyetçidir çünkü “kimlik” denilen olay başka kimliklerle temas ettikçe ve özellikle de onlar tarafından sıkıştırıldıkça sertleşir. Ayrıca, daha rahat yerlere gidip yerleşmişliği kendine yedirmek de lazımdır.

Bunlara yeni bir şey anlatmak çok müşküldür. Çünkü yazdığınızı okumazlar. Kazara okusalar üzerine düşünmezler. Düşünseler, milliyetçi şablona uymadığı için reddederler. Ermeni veya Türk o kadar fark etmez ama ikincisi daha iticidir.

Yaklaşık 1 milyon insanını yitirmiş Ermenilerin mazlumiyetini dile getirirsin, milliyetçi kardeşlerimiz için vatan haini olursun. Bunu yaparken Soykırım terimini kullanmayıp “kırım” veya “Büyük Felaket” dersin, tüm kainatı tek bir kelimenin telaffuzuna endekslemiş yaralı insanlar için inkarcı olur çıkarsın. Çok nankördür bu işler. Yapılacak tek şey, vicdanını izlemek ve gerisini “boş et!” demektir.