Küfürbaz Sarıbaş sinkaftan para kazandı

"Milletin a...koyacağız" diyen işadamı Cengiz'e, Sarıbaş'ın dava açması rezaletin son perdesidir. Çünkü Azınlık Raporu Ekim 2004'te yayınlanır yayınlanmaz, o sırada AKP milletvekili olan bu şahıs TBMM kürsüsüne fırlayıp Prof. Kaboğlu ile benim hakkımda şunları söylemiştir: "Azınlık arayanlar, analarına babalarının kim olduğunu bir kez daha sorsunlar."

Evet kazandı, çünkü “Burası Türkiye”. Süleyman Sarıbaş adlı eski AKP milletvekili bana ve aileme alenen küfrettiğinde Yargıtay tarafından aklanmakla kalmadı, şimdi de yargımız kendisine bir tazminat kazandırdı. Bir başka küfürbazın başkalarına ettiği sinkaftan.

17 - 25 Aralık 2013 rezaletlerinin ardından internete düşen tapelerden biri dikkatleri çekmişti. Erdoğan’ın mutemet adamlarından müteahhit Mehmet Cengiz, bir diğer müteahhitle telefonda konuşurken “Milletin a…  koyacağız sen merak etme” diyordu. Karşısındaki de: “İnşallah, inşallah”. Mukabil cevap: “Çok çalışacağız” (link).

Olay savcılığa intikal edince, savcı ceza davası açısından takipsizlik verdi. Çünkü hakaret suçunun oluşabilmesi için “ihtilat” olması, yani bir konuşmanın/yazmanın en az 3 kişi tarafından duyulabilecek/görülebilecek şekilde cereyan etmesi gerekiyordu. Ayrıca, 17-25 Aralık tapelerindeki telefon görüşmelerine, mesela Erdoğan’a, “hukuka aykırı biçimde dinlenmiştir” diye dava açılmamıştı. Bu konuşma da bunlardan biriydi.

Ama birisi tazminat davası açtı.

Hukuk (tazminat) davası, ceza davasından farklı bir şeydir; suç olmayan ama hukuka aykırı olan bir eylemden zarar gördüyseniz, tazminat davası açabilirsiniz. Süleyman Sarıbaş da bu küfrü üstüne alınıp açtı: ‘Türk milletine küfredilmiştir, ben de Türk’üm, bana da küfredilmiştir’.

Sonuçta, 03.03.2015 günü İstanbul 8. Asliye Hukuk Yargıcı Ayla Akdüzen, 8.000 lira manevi tazminatın Sarıbaş’a ödenmesine karar verdi. (link).   

ÇOK AÇIK HUKUKSUZLUK  

‘Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez’ deyip medya havuzu tabir edilen rezalete parayı bastırmış bir AKP’li işadamını savunmak herhalde bana düşmez. Ama burada çok açık bir hukuksuzluk var. Tutarlı olmayı çok önemseyen herkes gibi, haksızlığa uğrayan düşmanım bile olsa savunmak zorundayım:

Hukuka aykırı dinleme bir yana, burada geçen “millet” kelimesinin “Türk milleti”ni kastettiği iddiası had safhada komik. Nitekim, o cümle için Emniyet parantez içinde şu notu düşmüş: “Rakip firmaları kastettiği değerlendirilmektedir” (link). Zaten, tek derdi devlet büyüklerine yaranıp kısa zamanda büyük paralar kazanmak olan bir müteahhidin başka ne kastı olabilir ki?

MİLLİYETÇİLİK DEYİNCE… HRANT DAVASI

Davacı Sarıbaş’ın ‘Ben de Türk’üm, bana da küfredilmiştir’ gerekçesine dayanması başka bir açıdan da komik:

Avukatım Oya Aydın Göktaş’la bunu çok sık konuşuruz: Türk hukukunda dava açmak veya davaya müdahil olmak çok titiz kurallara bağlanmıştır. Kişi ancak olaydan ciddi ve direkt zarar görürse “taraf sıfatı”na sahip olup dava açabilir. Mesela, öldürülenin okula giden oğlu tazminat davası açabilir, ama öldürülenin komşusu açamaz. Ayrıca, haksız fiil ile zarar arasında doğrudan bir illiyet (nedensellik) bağı bulunması lazımdır.

Komşu dava açamaz da, hukukun bu basit ve temel kuralı bizde işin içine milliyetçilik girdiği zaman yargıçlarımız tarafından gözardı ediliverir. Birer hukuk skandalı abidesi olan Hrant Dink ve Orhan Pamuk davalarında fazlasıyla tanık olmuşuzdur.

Yargımız, 2006’da Hrant’a TCK 301/1’i uygulayıp “Türklüğü aşağılamak”tan ceza kestiği davada, birtakım şahısların “Biz de Türk’üz!” deyip müdahil olmalarına izin vermiştir.

Dosya Yargıtay’a gidince, Ö. F. Eminağaoğlu Yargıtay Cumhuriyet Savcısı sıfatıyla bir itirazda bulunmuştur: “Türk vatandaşı olmak, davaya müdahil olabilmek için yeterli değildir. Suçtan doğrudan zarar görmek lazımdır. Aksi halde, Türk vatandaşı olmak durumundaki tüm yargıçların da ‘suçtan zarar gören’ konumunda kabulü gerekecektir. Böyle yargıçların davaya bakmasının yasak olduğu kuralından hareketle, bu tür davalara hiçbir Türk yargıcın bakamayacağı gibi bir aşamaya gidilir” (Yeni Aktüel dergisi, 08.02.2007).

Yani demektedir ki, böyle yaparsanız, böyle davalarda yurt dışından yargıç ithali lazım gelecek! Tabii, bizde vazifesini yapan kişi cezasız bırakılmadığı için, Eminağaoğlu’na derhal açılan disiplin davası, Temmuz 2011’de HSYK’nın kendisine “yer değiştirme” cezası vermesiyle sonuçlanmıştır. Yani, önce İstanbul’a sonra Çankırı’ya sürgün.

ORHAN PAMUK DAVASI KOMEDİSİ

Bu davada Adalet Bakanlığı, uluslararası insan hakları savunucularının tepkisinden çekindiği için, meşhur TCK  301/1’den dava açılmasına izin vermemiştir. Bunun üzerine yine meşhur Kerinçsiz ve ekibi, ‘Türk olmak hasebiyle üzüntü duyduk’ deyip tazminat davası açmıştır.

Şişli 3. Asliye Hukuk, “Bu kişiler dava açamaz, çünkü taraf sıfatları yoktur” diye iki kez direnmiş, fakat Yargıtay 4. Hukuk Dairesi davayı Borçlar Kanunu’nun “kişi haklarına saldırı” hükümleri bağlamında Ocak 2008’de kabul etmiş, üstelik bütün T.C. vatandaşlarının Pamuk’a dava açabileceğine karar vermiştir. Şöyle: 

“Açılan dava, kişilik haklarına saldırı gerekçesine dayanmaktadır. Hukukumuzda bu kavrama nelerin girdiği yargıya bırakılmıştır. Bunun içine mesleki kimlik, şeref, haysiyet, ırk, din ve vatandaşlık, bir millete aidiyet duyguları girer. Bu durumda, bu davacılar, ‘Otuz bin Kürd’ü ve bir milyon Ermeni’yi öldürdük’ demiş olan Pamuk’a dava açma ehliyetine sahiptir.” Bu gerekçe, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu tarafından da tekrarlanacaktır.

Zaman aşımı Şubat 2011’de dolduğu için bütün vatandaşlar Pamuk’a dava açamamıştır ama, Sarıbaş’ın tazminat alması üzerine, milletimizi çok seven CHP Gençlik Kolları 81 ilde 81 dava açacağını açıklamıştır (link).

Hukuk demek, baştan aşağı mantık demektir efendim. Şimdi lütfen şu mantıksızlığa bakınız: Pamuk kararından ve şimdi de bu Sarıbaş’ın dava açabilmesinden sonra Türkiye’de hiç kimse kalkıp da, mesela, “İslam dini kadınları eşit görmemiş, küçük görmüştür” diyemez. Çünkü Türkiye’deki bütün Müslümanlar ‘Benim dinî duygularım incindi’ diyerek tazminat davası açabilir.

Dahası, şunu da ilave edeyim: Pamuk davasında yargıçlarımız hiç farkında değillerdir ki, bu kararla hiç istemedikleri bir iş yapmışlardır: Osmanlı dönemindeki 1915 rezaletini 1924’ten sonra kurulmaya başlanan Türk Milleti’ne bağlamışlardır.

Dahanın da dahasını isterseniz: Eğer bu durum “mantıklı” sayılacaksa, Sarıbaş’a “Türk parasına hakaret”ten dava açılabilmesi de “bal gibi” mantıklı olacaktır çünkü bu şahıs, köyündeki heladan bahsederek şöyle demiştir: “Böylesinin parasını o tür yerlere harcamak lazım. Millet o tür yerlerde bu paranın içine etsinler diye, o tür yerlere harcamak lazım. Ben de oraya harcayacağım” (link).

GELELİM, SARIBAŞ’IN KİM OLDUĞUNA

Sarıbaş’ın bu küfrü üstüne alınarak dava açması rezaletin son perdesidir. Çünkü Azınlık Raporu (link) Ekim 2004’te yayınlanır yayınlanmaz, o sırada AKP milletvekili olan bu şahıs gündem dışı söz alıp TBMM kürsüsüne fırlamış, Prof. İbrahim Kaboğlu ile benim hakkımda şunları söylemiştir:

“Değerli milletvekilleri, bu kepazelik raporunu hazırlayan entel devşirme takımı … kamuoyuna zehirli salyalarını akıtmayı başardılar. Kimin adına çalışıyorlarsa görevi eksiksiz ifa ettiler… Millet bunları tükürüğüyle boğar… Barzani’nin danışmanlığını da yapan Filistin kamp kaçkını eski sosyalist şimdilerde liboş ve bu şekilde AB’ye girsek finoş olacak zatlar, Türklüğü içine sindiremeyen Türk düşmanı hainler…

Burada da duramamış, şöyle bitirmiştir:

Azınlık arayanlar, analarına babalarının kim olduğunu bir kez daha sorsunlar. Ey Türk Titre ve Kendine Dön. Ne Mutlu Türküm Diyene!”.

Ya Hû, bu “sorsunlar”ın onda biri Türkiye’nin her köşesinde cinayet çıkartır ve mahkemeler de dört başı mamur bir hafifletici sebep sayarlar!

TBMM kürsüsünden bize piç, ölmüş babalarımıza deyyus, ölmüş analarımıza fahişe demek terbiyesizliğini gösteren bu şahıs 5.000’er TL tazminata mahkum oldu. Ama Yargıtay 4. Hukuk Dairesi hükmü bozdu. Tazminatı kaldırdı. Hem de şu gerekçeyle:

Liboşlar, finoşlar nitelemesinin raporu hazırlayanlara yönelik olmadığı belirgindir. Raporu hazırlayanları hedef alan sözlerin ise eleştiri sınırları içinde kaldığının kabulü gerekir. Raporda yer alan görüş ve açıklamaların herkes tarafından kabul görmesi beklenemez. Davacıların kendi görüş ve değerlendirmelerini bu raporla açıklamaları ne kadar hakları ise, bunlara katılmayanların da kendi görüş ve değerlendirmelerini açıklamaları ve eleştirmeleri o kadar haklarıdır.

Yani, resmî bir raporun içeriği Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’ne göre yazanın “kendi görüş ve değerlendirmeleri” oluyordu, bu resmî rapora karşı Meclis kürsüsünden anaya-babaya küfretmek ise ifade özgürlüğü.

YARGIMIZ AZICIK EMPATİ YAPABİLSEYDİ…

Sarıbaş’ın kazandığı para davası şimdi temyize gidecek. Eğer Yargıtay’ın tutumu Hrant ve Pamuk davalarındaki gibi olursa, yine bir hukuk skandalı abidesi daha dikilecek. Tabii, ilk derece mahkemeleri açısından bir “İmam” pozisyonunda olan Yargıtay böyle yaparsa, arka saftakiler önümüzdeki yıllarda ne yapar, tahmini zor değil.

Zor değil de, benim tek bir şeyi anlamam zor: Acaba, Yargıtay’dakiler başta olmak üzere bu sayın yargıçlarımız, ölmüş pederlerine, ölmüş mâderlerine sinkaf edilseydi, ne yaparlardı?

İfade özgürlüğüne girer, eleştiri sınırları içindedir” mi derlerdi?

Yazıktır “yargı” kavramına. Yazıktır bu Türkiye’ye. Bu kadarını da hakketmiyor. Daha önce de yazmıştım; 150 yıl önce Ziya Paşa merhumun tek beyitle anlattığı gibi,

Kadı ola davacı ve muhzır [mübaşir] dahi şahit,

Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet?”