Maddelerden sonra, işin felsefesine gelelim

Hiçbir şey ne sadece iyi ne sadece kötüdür. Birisi iyi yaptığı zaman över ve yararlanırsın, kötü yaptığı zaman yerer ve mücadele edersin. Objektiflik budur. Takım izler gibi siyaset izlenmez. Türk Eğitim Sistemi'nin ezberci, sadece ak/kara'cı rahle-i tedrisinde yetişince, bu gerçeği bir türlü kavrayamayıp, "Dönmekten başı dönmüş. Bi Tayyipçi, bi Tayyip'e karşı!" diye söylenmek doğaldır.

Geçen hafta, Yetmez Ama Evet’e karşı çıkanların okumadıkları şeyleri açıkladım (link). Bu hafta, düşünmedikleri şeylere gelelim. Önce olgusal, ardından da daha derin, felsefi hususlara. Bazı şeyleri merak ediyorum. Birkaçı:

Bir kere: Madem Referandum ve özellikle de Yargı’ya ilişkin maddeleri kötüydü, Erdoğan bunları değiştireceğim diye niye paralıyor kendini şimdi? HSYK değişikliklerini kastederek 29.12.2013’te şöyle dedi: “Orada yanlış yapmışız. Eğer şu anda anayasayı değiştirecek bir güce sahip olduğumuz anda bu değişikliği yapmak durumundayız” (link). Ne diyorsunuz? ‘Bu reformları yapan, kötü olduğunu adımız gibi bildiğimiz Erdoğan’dı. Tabii ki karşı çıkacaktık!’ mı diyorsunuz?

İkincisi: CHP ulusalcı kanadın o zamanki lideri Deniz Baykal, (Erdoğan’ın 17 Aralık’tan sonra korkup değiştirdiği) maddeleri kastederek, onlar değişirse Erdoğan’a Referandum’da destek vereceğini söylemişti (link). Ne diyorsunuz? Bu durumda Baykal, Yetmez Ama Evet’çi mi oluyor?

Üçüncüsü: AB’de genişlemeden sorumlu Stepan Füle’den tut, Avrupa Konseyi genel sekreterinden geçerek Başkan Obama’ya kadar tüm Batı, Referandum maddelerini koro halinde övmüştü (link). Ne diyorsunuz? Soruyorum, çünkü ‘Batı emperyalizmi!’ deyivermenizden korkuyorum.

BİRAZ DAHA DERİNE İNELİM

Geçen hafta yazdıklarım, Yetmez Ama Evet’çilere saldıran ezberin olgusal temelinin bulunmadığını gösteriyordu. Şimdi gelelim felsefi temelin haline.

Acunda hiçbir şey sadece iyi veya sadece kötü değildir. Yerine göre iyi veya kötüdür. Mesela ateş hem yemeğinizi pişirmekte kullanılır, hem Madımak’taki canları yakmakta. Stevenson’ı okumuşsanız, Dr. Jekyll ile Mr. Hyde aynı insandır (link).

Bırakın Stevenson’ı; hiçbir toplumda ve hiçbir dinde, sadece cehennem/şeytan ve sadece cennet/melek kavramları yoktur; ikisi birden vardır. Çünkü dikotomi denilen şeyi oluşturan “düşman ikizler”i beynimiz ancak birlikte iseler algılayabilir. Dahası, Şeytan “re’sen emekliye sevk edilmiş” Başmelek değil midir? (link). Canımızı alan Azrail de, malum, İslam’ın 4 “muvazzaf” Başmelek’inden biri? (link).

Sonuç: Bir insan iyi yaptığı zaman över ve yararlanırsın, kötü yaptığı zaman yerer ve mücadele edersin. ‘O kötü olduğu içindir ki başından sonuna kötü yapar’ diyemezsin, bu mantıksızlığın siyaset bilimindeki adı totolojidir (link); hem olgusal hem de felsefi olarak yanlıştır. Belki de olay fazla basit olduğu için zor anlaşılmaktadır.

TURNUSOL KAĞIDI GİBİ SORULAR

İsmet İnönü bir vakitler demişti de, ben sübyanken beğenmemiştim: “En büyük tehlike, en yakın tehlikedir”. Türkiye demokrasisi için hem en yakın hem en büyük tehlike, başına buyrukluğu dengelenmediği için artık şımarıklık düzeyine ulaşmış askerî vesayet idi. Erdoğan bunu bitirdi.

Tamam; askerin bıraktığı boşluğu şimdi kendi çirkin vesayetiyle dolduruyor. İyi de, 80-90 yıl askerlerin önünde dört ayak üstüne gelip, İslamcılığa karşı askerden başka alternatif düşünemeyenlerde olmasın kabahat?

Tamam; bu reformlardan bazıları Erdoğan’a da yaradı. Ama yıllar süren kuraklıktan sonra yağan yağmur benim tarlamı da sular, hiç sevmediğim komşumunkini de. Artık hangimiz daha çok çalışıp daha iyi ürün yetiştireceğiz, iş oraya gelir.

Bunlar gerçekken, Referandum’da Erdoğan’ın Yetmez Ama Evet diyenleri kullandığını söylüyorsunuz. İki küçük soru:

1) Ya tersi varitse? Ya, başka kimselerin diş geçiremediği askerî vesayeti bitirmek için biz Erdoğan’ı kullandıysak? Başka kimseler yapamayacağı için.

2) Demokrasi mücadelesi yaparken karşınızda kimin olmasını tercih ederdiniz? Darbecilik geleneği şişkin yarım milyonluk bir Ordu’yu mu, yoksa güçlü bir AKP’yi mi?

Bu sorular meşrebinize uygun düşmüyorsa, çok dikkat, siz askerî vesayeti bitirmenin iyi bir şey olmadığını düşünüyor olabilirsiniz. O zaman zaten boşuna konuşuyoruz demektir. 80-90 yıllık laikçi düzenin değişmemesi uğruna siz darbeyi davet edebilirsiniz demektir bu. Bu durumda size “darbesevici” derlerse kendinizi nasıl savunacaksınız?

SAKAT EĞİTİM VE SONUÇLARI

Aslında ezberciler, Ezberci Türk Eğitim Sistemi’nin kendilerine öğrettiğini “forward” ediyorlar, hepsi bu. Çünkü:

Bu ezberci eğitim öğretir: Her şey ya ak ya karadır, ya ölümüne översin ya ölümüne döversin. Onun işi, her iki rakip tribüne de tornadan çıkmış seyirci üretmektir. Biraz incelesen her şey grinin tonlarıdır ama, ak-kara’yı bir ezberledin mi, artık senin için insanlar veya fikirler ya ya ak’tır ya kara. Bitmiştir. Ortası yoktur. İnsanlar bunun için ezberi severler zaten. Zahmetsiz olduğu için.

Bu ezberci eğitim o kadar ak’la karacıdır ki, onlarca yıl “eleştiri” kavramını “kötüleme” olarak öğrenmiş kuşaklar yetiştirmiştir. O kadar ki, eleştiri kavramı artık galat-ı meşhur olarak kötüleme anlamında kullanılmaktadır. Oysa mesela bir kitap eleştirisi üç kısımdan oluşur: i) Kitabın neden bahsettiğinin çok kısa özeti; ii) kitabın başarılı yönleri; iii) kitabın eksik ve yanlışları. İkinciyi atlarsan hem bilimsel olmaz, hem de kitabın eksik/yanlış olduğuna kimseyi inandıramazsın; senin yazara düşman olduğunu düşünürler.

Bu ezberci eğitim; çocuğa birkaç haftada yazmayı öğretir, ama okumayı öğretmez. Çocuk da büyüyünce, okumadan alır kalemi eline, enerjisini antidemokratik iktidarla mücadele etmeye değil, o iktidarla mücadele edene laf sokuşturmaya harcar. Erdoğan’ı övüyor musun yeriyor musun, ne zaman birini ne zaman ötekini yapıyorsun, algılayamaz. Takım tutacaksın; o zaman algılar.

ACABA BİZİM DE BİR BİLDİĞİMİZ VAR MI?

İstemezükçülerin kısm-ı azamını oluşturan Ulusalcı kardeşlerimizin durmadan “Biz biliyorduk, siz nasıl bilmiyordunuz!” demesi büyük cesaret. Kendilerinin eğitim düzeyi hakkında bilgi sahibi değilim ama, korkarım biz de bir miktar mürekkep yalamış ve belli yaşlara gelmiş kişiler olarak bişeyler biliyorduk:

Biliyorduk ki geniş kitlelerin siyasal hayata dahil olması zorbalıkla ilelebet engellenemez. Hele de askere dayanarak engellemenin özrü kabahatinden büyüktür.

Biliyorduk ki 1920-30’larda kurulmuş bir rejimi yavaş yavaş oda sıcaklığına getirmek lazımdır; yoksa birdenbire çöker.

Biliyorduk ki bazı şeyleri fiilen yaşamak, acısını çekmek, öyle aşmak gerekir. Eğer bunun aksi mümkün olsaydı, gencecik evladı ölenler bir ay süreyle diazem alırdı, hallederdi. ‘Bunları hiç yaşamak istemiyorum’ dediğin anda, karşındaki alttan alta büyüdükçe büyür. AKP gibi.

Bilgisayarcı genç arkadaşım Bülent’in dediği gibi, biliyorduk ki AKP bu süreç içinde demokrasiyle kaçınılmaz olarak tanışacak, AB’den etkilenecek, bir-iki kuşak içinde “insana alışacak”tır.

Biliyorduk ki, AKP’nin bir parça bile olsa demokratlık yapmasına şans tanımak, geleceği inşa açısından hayırlıdır. Nitekim, 2004’te Anayasa Md. 90/5’i getirerek temel hak ve özgürlükler konusundaki uluslararası antlaşmaları, aynı konudaki ulusal yasalara üstün ilan etti. Bunu ulusalcılar asla yapmazdı, dış müdahaledir diye. Bu bile tek başına büyük reformdur. Şu anda Türkiye’de insan hakları, despot ulusal kanunlarımıza rağmen AİHM ilkelerine dayanarak ayakta durabiliyorsa, bu madde sayesindedir.

Biliyorduk ki, bu kadar karşı çıkışın temel sebebi çok hazin bir içgüdüdür: Tek çareyi askerî darbe olarak görenler “Cumhuriyeti Korumak” adına on yıllardır yaptıklarını yapmaya devam etsinler, bizi o güvercin tedirginliği içinde tutsunlar, bu düzen 28 Şubatçıların tabiriyle “Bin yıl” sürüp gitsin (link).

Lütfen elinizi vicdanınıza koyup söyleyin: Bugün Kürt sorununun ulaştığı Süreç, barış adına yüreğinize birazcık su serpmiyor mu? Öcalan liderliğindeki Kürtlerin, “terörist” ezberi dinleye dinleye de olsa, AKP’yi getirdikleri nokta azımsanabilir mi? Eğer bu soruların cevapları “Hayır” ise, size darbeseviciliğin yanı sıra bir de ırkçılık yamanabilir. Biliyorum ırkçı olmadığınızı; ama farkında mısınız, “Cumhuriyeti Korumak-Kollamak” diye vaftiz ettiğiniz 1930’culuk sizi kapmış sürüklüyor…

Lütfen kabul edin: Şimdi Erdoğan’la veya ona alkış tutan eski muhaliflerle uğraşacak yerde, 2011 ortasından beri Erdoğan’a vuran bizlere 2014’te “Günaydın! Şimdi mi ayıldın!” diye laikçi hatim indirmek, hatimci hafızları aşağılıyor.

ZEVK ALMANIN TÜRLÜ-ÇEŞİTLİ YÖNTEMLERİ VAR

Bazıları Yetmez Ama Evet’e saldırırken o kadar kendini kaybediyor ki, yoğun zevk aldıkları izlenimi doğuyor. Çünkü, daha önce bahsettiğim (link) 367 rezaletinin günahını yükleyecek günah keçisi bulduğunu düşünmek çok ferahlatıcı, hatta zevk verici olmalı. Zevk deyince aklıma geldi, hadi ağız tadıyla bitirelim; size arkadaşım Nurhan’dan duyduğum fıkrayı anlatayım.

Uçakta business class’ta kadın durup durup hapşırıyor, ardından da bir süreliğine şiddetli titremeler geçiriyormuş. Yan koltuktaki adam sormuş: “Fena üşütmüş olmalısınız, yardımcı olabilir miyim?”

“Rahatsız ettiysem çok özür dilerim”, demiş kadın, “Çok nadir bir tıbbi durumum var. Her hapşırdığımda orgazm oluyorum”.

Adam çok şaşırmış: “Bu durum için herhangi bir şey alıyor musunuz?”

Kadın evet makamında başını sallamış, “Karabiber!” demiş.