"Yavrusun, Yavru Kal"ın akla getirdikleri

Aslında, Kıbrıslı Türkler yatıp kalkıp şükretmeli. Aleviler gibi tekfir edileceklerine, Gayrimüslimler gibi zımmileştirilmekle paçayı kurtardırlar, "Yavru" tabiriyle.

Yaşı tutanlar (veya kitap okuyanlar) hatırlar: ABD’de Cumhuriyetçi bir senatör vardı: Joseph McCarthy.

1947’de seçilmişti. Tüm sermayesi, önüne geleni “Allahsız Komünist” (Godless communists) olarak suçlamaktı. Nixon ve CİA desteğiyle, Soğuk Savaş’ın o kara günlerinde kendinden farkı düşünen kim varsa taktı: Bürokratlar, eğitimciler, eşcinseller, senatörler, sendikacılar, nükleer fizik profesörleri, ABD ordusu ve generalleri, ABD diplomatları, özellikle de Hollywood sanatçıları…

Saldırmadığı, TV’den yayınlattığı resmî soruşturma oturumlarına getirtmediği, işinden attırmadığı, mahkum ettirmediği kalmamıştı. Ülkeyi son raddede kutuplaştırmış, germişti. Herkes bu adamdan itten korkar gibi korkardı. Çünkü insanların mesleklerinin yanı sıra canlarını da alabiliyordu: Bay ve Bn. Rosenberg’i casusluk ithamıyla idam ettirdi (link). Eşcinsel oğlunu afişe etme şantajıyla istifaya zorladığı bir senatörü intihara sürükledi (link).

Senatör J. McCarthy ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan.

 

Arthur Miller, McCarthyciliğin komünist avını o karanlık günlerde doğrudan yazamadığı için, şeytanla işbirliği yaptı diye Salem’de (Boston) 1692 yılında yakılan insanları anlatan Cadı Kazanı oyununda yazdı. O da sigaya çekildi, mahkum edildi, pasaportu elinden alındı.

x x x x

Şimdi bambaşka bir konuya geçelim. Bugüne gelelim. Ülkeyi kutuplaştıran, son raddede geren ve önüne gelene saldıran başka birinden bahsedelim.

Bi tek KKTC kalmıştı saldırmadığı. O da oldu.

x x x x

Niye? Çünkü Kıbrıslı Türkler, kendisinin her fırsatta sarıldığı Milli İrade kavramına sarılmaya kalkmış, kendisinin erişebilmek için kanunlu-kanunsuz her şeyi denediği o mevkie, başkanlık mevkiine Mustafa  Akıncı’yı seçmişti.

O, canıyla uğraşan Suriye’ye karşı NATO’nun Patriot füzeleriyle korunan (link)  63 yıllık NATO üyesi Türkiye’nin cumhurbaşkanı olarak kalkıp Putin’e, “Şangay İşbirliği Teşkilatı'na Türkiye'yi alın. Bizi de bu sıkıntıdan kurtarın” (link) demişti. Böylece, kendisini demokratik bulmayan Batı dünyasına bağımsızlık ve eşitlik sinyalleri göndermek istemişti.

Mustafa Akıncı da aynı sinyali çok daha yumuşak biçimde Türkiye’ye gönderdi: “Yavru vatan değil, kardeş ülkeyiz” dedi (link).     

Derhal de cevabını aldı: "Ağzından çıkanı kulağının duyması lazım" (link). Bunu, bir Türk cumhurbaşkanı, başka bir Türk cumhurbaşkanına söylüyordu.

Akıncı, dahasını da duymak bahtsızlığına uğradı. Aç karnınızı biz doyuruyoruz demek olan bir laf işitti: “Bugünlere gelebilmesi için hâlâ biz yardım ediyoruz. 1 milyar dolar civarında yardım yaptık” (link).

x x x x

McCarthy, Genelkurmay baş hukuk danışmanı Welch’i sorgularken (1954)

 

 

“Yavru” olayının tarih ve siyaset bilimi açısından akla ilk getiriverdiği birkaç tahlili şöyle sıralayabilirim (siz de başkalarını bulabilirsiniz):

1) Senatör J. McCarthy, bi tek komünizme takmıştı. Diğerinin ilgi alanı daha geniş: Tabii ki başta “Paraleller”, herkes ve her şeye takmış vaziyette. (Afedersiniz!) rahmini aldıran kadınlardan tut (link), internetin hızının 4G olmaması gerektiğine kadar (link).

2) McCarthy, Soğuk Savaş’ın yarattığı korkudan oluşan sermayeyi yedi, bitirdi. Diğeri, özellikle başörtüsünü yasaklama aptallığının Müslümanlarda yarattığı mazlumiyet sermayesini yiyor. Henüz bitiremedi.

3) Kendisi böyle muamele yaparsa, başka devletler KKTC’ye nasıl muamele yaparlar bir düşünün. Olsa olsa, Türkiye’nin kolonisi olarak düşünürler.

Buna karşılık, Akıncı’nın seçilir seçilmez yaptığı bu çıkıştan sonra KKTC artık ciddi devlet muamelesi görmeye başlayabilir. Başladı bile. Rumlardan (link) ABD’ye kadar (link).  

4) Biraz daha felsefi gidelim. Herkes, 1454’te kurulan Millet Sistemi’nin tüm Müslümanları “Millet-i Hakime” saydığını zanneder. Ben de yıllarca öyle anlattım derslerde. Sonra baktım, Aleviler ve Çingeneler bu “yüce” kavramın dışında tutulmuş. Yani bunlar bir tür “Millet-i Mahkume” sayılmış. Osmanlı’da da, Millet Sistemi’nin hortladığı Türkiye’de de.

Buradan şuna geleceğim ki, hazretin bu sözleri ve davranışları, KKTC’yi artık Alevi ve Çingenelerin yanına postalamış bulunuyor.

Aslında, Kıbrıslı Türkler yatıp kalkıp şükretmeli. Aleviler gibi tekfir edileceklerine, Gayrimüslimler gibi zımmileştirilmekle paçayı kurtardırlar, “Yavru” tabiriyle.

(Sülasi bilmeyenler için not düşeyim. Tekfir etmek: k-f-r, küfür’den geliyor, kafirliğine hükmetmek. Zimmi: zimmet’ten geliyor. Hani, Gayrimüslimler mal misali Müslümanların zimmetine kayıtlı ya; Müslümanlar onları himayeyle mükellef ya.)

5) Nihai bir tahlil istiyorsanız, kendisinin bu Kıbrıs çıkışının iki sebebi var: Birincisi, her zamanki aşağılayıcılığı, herkesi böcek gibi görüşü, kendini ise hâşâ… tövbe tövbe… Tıpta buna “Hubris Sendromu” ve “Megalomani” diyorlar (link). İkinci sebep: Yalnızlaştığı oranda ihtiyaç duyduğu, daha da duyacağı vahim bir şey: TSK’yla (afedersiniz!) flört.

x x x x

McCarthy’nin sonu ne oldu?

Bu herif-i naşerif antikomünizmin şeyini çıkarınca, yavaş yavaş mizah girdi devreye: Yapılan plaklarda McCarthy, “komünist olmadığı kanıtlanmadıkça” Shakespeare’den alıntı yapılmasını engelliyordu…(link) (link)  

Arkasından, sorgular sırasında sahte fotoğraflar ve mektuplar imal ettiği anlaşılınca, Ocak 1954’te % 50 olan kamuoyu desteği Haziran’da 34’e düştü. Aleyhtarlarının oranı % 29’dan 45’e çıktı (link).

Nihayet, bizzat senatörlere daral geldi. Senato 1954’te 67’ye 22 oyla kendisini kınama kararı aldı (censure resolution) ve ülkeyi sürekli kutuplaştırmakta, germekte kullandığı Senato Daimi Soruşturma Altkomitesi başkanlığından düşürdü. Önemli olan şuydu ki, Demokrat senatörlerin tamamı, kendi partisi Cumhuriyetçilerin yarısı bu şahsın aleyhine oy kullanmıştı (link). Çünkü partiye artık bela taşıyordu, bela.

Üç yıl sonra da böbrekten öldü zaten. ABD’yi uluslararası bir utancın yanı sıra, ulusal bir pislikten kurtararak.