Bitti

Sevmesine sevdim gazeteye yazı yazmayı, kafamın içini düzene soktu, tatillere götürdü beni, evimden bile çıkmadan. Sevdim ama gitmek gerekiyor...

bu benim son yazım. En azından bir süre için. Belirsiz ama muhtemelen uzun bir süre. İnsanın hayatta ancak özleyerek yapabileceği, aralıklarla uzaklaşıp, özleyerek geri dönmesi gereken şeyler var sanırım. Şeyler, yerler, hatta insanlar. Tiyatro mesela, oyun yazmak, işte tam da böyle bir şey oldu benim için. 20’li yaşlarımın başlarında, en son Yangın Duası adlı oyun olmak üzere arka arkaya bir sürü oyun yazdım kusar gibi, sonra durdum. Yaklaşık beş yıl tamamen uzaklaştım tiyatrodan. Sonra bir gün, sebebini hatırlamıyorum, kaşlarımı çatıp alnımı kaşıdığımı hatırlıyorum, “Oltalar suyun altında karıştı” dedim durduk yerde içimden, sonra bir kâğıda yazdım bu cümleyi, arkası çorap söküğü gibi geldi, Bayrak oyununu yazdım. Ardından bir uzun ara daha verdim oyun yazmaya ve bir gün geldi, oturdum masanın başına, askerden oğlu dönmüş bir annenin heyecanıyla Güzel Şeyler Bizim Tarafta adlı oyunu yazdım.

Oyun yazmak işte böyle bir meşgale oldu benim için, özlemelerin ve kavuşmaların hep faydasını gördüm. Gazeteye yazı yazmanın da pek farklı olmadığını hissediyorum bir zamandır, inanıyorum ki her sayfa, her yazı bir sofradır ve ben, elimden geldiğince, misafire çıkarılan porselen tabaklar gibi yazılar yazmaya gayret ettim haftalardır. Bugün topluyorum sofrayı, gidiyorum bu sayfadan. Gitmek gerekiyor. Sevmesine sevdim gazeteye yazı yazmayı, kafamın içini düzene soktu, tatillere götürdü beni, evimden bile çıkmadan. Sevdim ama gitmek gerekiyor. Bir hikâye geliyor aklıma. Miles Davis ve Keith Jarrett bir dönem sürekli birlikte konser veriyorlar. Bir zaman sonra aynı temaları sıklıkla çalmaya başlıyorlar, çalması zevkli, çalmayı seviyorlar, seyirci de bayılıyor, salonlar doluyor, herkesin keyfi yerinde. Bir kişi hariç... Bir gün Miles Davis kenara çekiyor Keith Jarrett’ı. Epey genç o yıllarda Keith Jarrett ama büyük müzisyen. Miles Davis ise Miles Davis... Bir kavanozun içine üflese nefesini ve kapağını kapatıp bir masanın üstüne koysa, çeker bir sandalye, otururum ben o masanın başına ve beklerim, sakalım uzadıkça, cümlelerim kısalsın diye... Kenara çekiyor ve soruyor Keith Jarrett’a: “Keith, ben neden artık balat çalmıyorum, biliyor musun?” Merakla bekliyor genç ve dâhi müzisyen sorunun cevabını. “Çünkü çok seviyorum balat çalmayı” diyor, “Çok seviyorum da ondan...” Bu kadarıyla anlıyorlar birbirlerini, yerlerinde saymaya başladıkları konserleri bitiriyorlar, sıcak ve güvenli bir limandan ayrılıp, fırtınalı, soğuk sulara yelken açıyorlar.

Kendimi Miles Davis’le karşılaştırmak gibi bir şuur kaybı yaşamıyorum elbette. Sadece anlıyorum neden balat çalmadığını ve limandan ayrılıyorum izninizle. İçimde esneyen bir boşlukla yaşıyorum ben kendimi bileli, haftalardır yazdığım yazılar, bana boşluğun da bir kıymeti olduğunu gösterdi. Binayı bina yapanın duvarları değil, duvarların içinde kalan boşluk olduğunu öğretti. Bana bu imkânı verenlere minnettarım.

Kim bilir, belki bir gün, bir başka sofrada karşılaşmak umuduyla, veda ediyorum sizlere. Hanımlara hayali gelin başları, beylere abiye sandaletler ve güneşli, güzel bir yaz diliyorum hepinize...

YAZARIN DİĞER YAZILARI