Kalamar (2)

Oğlan sırılsıklam aşıktı babasının genç karısına, her sabah ıslak uyanıyor, gençliğinin baharında, aşk acısıyla kavruluyordu.

Nusret Kaptan’ı hastanede yaralı karısıyla bırakıp bağ evine döndüm. Ayrılırken elindeki ıslak torbayı bana uzattı, “Sizin kalamarlar abim” dedi. Cebimden para çıkartmak istedim, elimi tuttu, izin vermedi. “Yok abim” dedi, “Para istemez, benden olsun, sayenizde kurtuldu bu kız, Allah sizden razı olsun.”

Ressam arkadaş hastaneden meyhaneye geçti, çevrede kim varsa topladı masasına ve sabaha kadar anlattı başından geçenleri, yaşananlar onun ağzından çıkarken, bir ineğin fabrikanın ön kapısından sağ girip, arka kapısından salam olarak çıkması kadar değişti. Talihsiz ve saçma bir kaza, adeta bir Kuvayı Milliye hikâyesine dönüştü ressamın tablosunda.

Ben bağ evine vardığımda, çıkmadan mutfak kapısını açık bıraktığımı fark ettim. Pek yapacağım şey değildir, şaşırdım, kendime kızdım, evin içi buz gibi, kapıları kapattım, karnım köpek gibi açtı ama evi ısıtmak gerekiyordu önce, ıslak torbayı masanın üstüne bıraktım, sobaya birkaç odun attım, bir ince sigara sardım, koltuğa uzandım, kemiklerim ısındıkça, vakitsiz ve tatlı bir uykuya daldım. Tıkırtıyla uyandım... Gözümü açtığımda evde yalnız olmadığımdan emindim. Hiç kıpırdamadan, gözlerim açık, bir süre öylece durdum yattığım yerde, sesleri takip ettim. Tıkırtılar yakından, çok yakından geliyordu. Hızla döndüm ve korkuyla doğruldum koltukta. Oğlan... Nusret Kaptan’ın oğlu, yemek masasında oturuyor. Masanın üstünde babasının tabancası, tabancanın yanında ıslak kalamar torbası. Gözlerini dikmiş bana bakıyor. Kalbim iki bin metrede uçaktan atılmış bir adamın ceketi gibi titriyor. Konuşamıyorum, kıpırdayamıyorum, oğlanla göz gözeyiz, şaşkınlık ve korku içinde, masanın üstündeki tabanca ağzıma sokulmuş gibi duruyorum koltukta, oğlan kalamarlara baktı ve konuştu sonunda.

- Pişireyim mi bunları abi?

Yumuşacıktı oğlanın sesi, konuşunca bakışları da anlam kazandı. O da en az benim kadar korkuyor. Yüz tane soru var çocuğa soracak. Ne işin var burada? İçeri nasıl girdin? Mutfak kapısını sen mi açtın? Ne istiyorsun benden? Niye buradasın? Bu soruların hepsini içimden, şu soruyu ise dışımdan sordum balıkçı Nusret’in mavi gözlü oğluna

- Aç mısın?

Kafasını evet anlamında salladı, bir süre konuşmadan durduk, hâlâ göz gözeyiz. Sonunda koltuktan kalktım, masaya yürüdüm ve tam karşısındaki sandalyeye oturdum, karşılıklı oturuyoruz şimdi, masanın üstünde kalamarlar ve tabanca.

- Adın ne senin?

- Yaşıyor mu abi?

(Sessizlik)

- Yaşıyor...

- Sen hiç âşık oldun mu abi?

(Sessizlik)

- Oldum tabii

- İnsan âşık olunca anlar değil mi abi?

- Anlar tabii...

Oğlanın kafasının içinden neler geçtiğini delice merak ediyordum artık. Kalktım, birkaç odun daha attım sobaya. Evin içi ısındıkça, biz de birbirimize ısındık, arkadaş olduk oğlanla. Jandarma her yerde oğlanı, oğlan ise karşımda, kafasındaki soruların cevaplarını arıyordu.

Babasının denizden çıkardığı kalamarları yedik beraber. Tabanca hep masanın üstünde durdu. Ben birkaç kadeh şarap içtim, oğlan kola sordu, yok dedim, maden suyunun içine bir kaşık pekmez döküp karıştırdım, oğlana verdim, al sana kola dedim, içti, hoşuna gitti, sevdi.
Oğlan sırılsıklam âşıktı babasının genç karısına, her sabah ıslak uyanıyor, gençliğinin baharında, aşk acısıyla kavruluyordu. Balıkçı Nusret’in oğlu, mermileri üvey annesine değil, aşkına sıkıyordu...

Sabaha karşı sesler duyduk, kalkıp camdan baktım, jandarma bahçe kapısındaydı. Arkamı döndüm, oğlan yoktu. Masanın üstüne baktım. Tabanca yoktu...

Devamı haftaya

YAZARIN DİĞER YAZILARI