Kalamar (4)

Ada insanı için, adada yaşanan en küçük olay, dünyanın geri kalanında yaşanabilecek mühim hadiselerin hepsinden daha hayati ve düşündürücüdür.

Tepemde öğlen güneşi, kulaklarımda kara sinekler, ağrılar içinde uyandım. Eve girdim. Evin içi serin, evin içi güzel, gerindim gerindim gerindim ve koltuğa uzandım. Bir önceki gün yaşananları, başımdan geçenleri düşündüm. Akşama doğru balık halinde sakin sakin otururken başlayan ve sabahın erken saatlerine kadar süren hadiseleri, bir fotokopi makinesinin kâğıdı tarayarak ilerleyen ışığı gibi taradım zihnimde ve önem sırasına göre yerlerine yerleştirdim. En tepeye Nusret Kaptan’ın mavi gözlü oğlunu koydum. Hâlâ kayıp mı? Çıktı mı ortaya? Belki de ilk vapurla kaçtı adadan, belki de tıpış tıpış evine döndü.
 
Günlerden salıydı. Küçük bir bavul yapmam ve bir an önce yola çıkmam, akşam saatlerinde İstanbul’da olmam gerekiyordu, öyle de oldu. Bir hafta kadar birikmiş işleri halletmek için şehirde kaldım. Arkadaşlarla görüştüm. Endoskopi yaptırdım. Boktan bir konsere gittim. İki kere sokakta kavga izledim. Saçımı kestirdim. Eski sevgilimin yeni sevgilisinin eski sevgilisiyle tanıştım, sohbet ettim, telefonunu istedim, verdi, kaybettim ve adaya döndüm. Haftanın başlarında ve sonlarına doğru Nusret Kaptan’ın oğlu ara ara geldi aklıma. Adaya döndüğümde ne bekliyordu beni. Oğlan ortaya çıkmış ve babasına benim olay gecesi onu evimde sakladığımı anlatmış olabilirdi. Oğlan hastaneyi basıp yarım kalan işi tamamlamış olabilirdi. Oğlan adadan kaçmış ve hâlâ dönmemiş olabilirdi. Hepsi olabilirdi. Hatta tam da bu sırayla, hepsi birden de olmuş olabilirdi...
 
Bagajda yoldan aldığım sarı yapraklı bir bitki, hayalimde ihtimallerin sirki, adaya vardım, eve bile gitmeden kahveye attım kendimi ve oturup beklemeye başladım. Elbet az sonra birileri gelip sormasam da anlatacaktı olanları. Ada insanı için, adada yaşanan en küçük olay, dünyanın geri kalanında yaşanabilecek mühim hadiselerin hepsinden daha hayati ve dönüştürücüdür. Dolar çıktı, ekonomi çöktü ya da başbakan muhalefet partisinin lideriyle yatakta basıldı, kafalarında pembe külotlarla gazetelerde boy boy fotoğraflar, başbakanın poposunda Liberace, öbürünün poposunda başbakan dövmesi ve diyelim ki aynı günlerde ada meydanındaki ağaca bir kedi çıkmış inemiyor, adalıya anlatın, bak böyle böyle şeyler olmuş, gazetelere çıkmış, siyasi istikrarın derin sırrı meğer buymuş falan diye, sen onu bırak da bu kedi nasıl inecek ağaçtan der, aklınızı alır oracıkta. Kaldı ki bu olay büyük, çok büyük. Ada çalkalanıyor olmalı.
 
Kahvemi yudumlarken meydanı izledim ve yıllardır yabancı hissettiğim bu adanın yerlisi olmaya başladığımı fark ettim o an, ilk kez. Ağaçlardaki kediler ve poyrazdan lodosa dönen rüzgâr, ömrümün ilk yarısından kalan tarumar mirastan ve tüm eski sevgililerden önemliydi artık... İşte tam bunları düşünürken, Nusret Kaptan’ın hızlı adımlarla bana doğru yaklaşmakta olduğunu gördüm, elinde koca bir sopa, yüzünde aldatıcı bir gülümsemeyle...
 
Sabır gösterenlere minnetle, devamı haftaya. Bitmeyince bitmiyor.

Alaattin Eraslan’ın anısına...


Alaattin gitti. Çok çekti, çok çektirdiler ve o da çekip gitti sonunda. Aynı bir şehrin içinden olmak gibi, Türkiye’de tiyatronun da ancak içinden olanların tanıdığı bildiği bir adamdı
o. Tiyatrocuların çoğundan daha çok severdi tiyatroyu. Tiyatroya, tiyatrocuların çoğundan daha lazım bir adamdı.
Bir çokları gibi sevgili Alaattin’de yarım kaldı.
Türkiye, sahibini ısıran bir köpektir. Alaattin’i de ısırdı, parçalara ayırdı ve yuttu. Başımız sağolsun.

YAZARIN DİĞER YAZILARI