Kalamar 5 (Hikâyenin sonu)

Aşk, ödül değil, bedeldir. Tek kişinin marifetidir ve bedelini tek kişi öder. Sevdikçe çoğalır bedel, çoğaldıkça ağırlaşır kalp ve kalbi ağırlaştıkça, insan hafifler.

Ne yaşanmış olursa olsun, dövecek hali yok herhalde beni, üstüme yürüyor gibi bir hali var oysa ama yüzündeki manasız gülümsemenin sebebi ne o zaman? Ayağa kalktım ve karar verdim. Balıkçı Nusret ne derse desin, savunmam inkâr olacak. Mezara kadar inkâr. Savunmaların karakteri en alçak ve etkisi en yüksek olanı. 15 yaşında aşk sarhoşu sivilceli bir oğlanın söyleyeceklerini kim ciddiye alır. İnkâr edeceğim. Kimse gelmedi benim evime, hastaneden evime döndüm, kalamarımı yedim ve uyudum ben o gece. Şahidim var mı, yok ama ne önemi var, ne zorum var ki, niye yalan söyleyeyim? Suçu inkâr etmenin en etkili yolu, karşı tarafın kafasına cevabı kendi zaaflarını ifşa eden sorular yerleştirmektir. Karşınızdakinin sizin hakkınızda gizlilik içinde düşündüklerini, cesaret edip yüzünüze söyleyemeyeceği hastalıklı fikirleri birden sahneye çıkartıvermek en etkili saldırıdır. Bunu sağlayabilirseniz rakip paralize olur. Yakalanma duygusu her zaman geri adım attırır insanlara, ihtimali bile yüz kızartır. Fikir özgürlüğü, sanıldığının aksine her düşündüğünü söyleyebilmek değil, gerçek fikirlerini gizleyebilmektir çoğu zaman.

- Deli danalar gibi oğlanı aradık o gece bütün adada, neden sakladın çocuğu evinde?
- Nereden çıkarıyorsun bunları Nusret Kaptan, neden yapayım ki ben böyle bir şey, delirdin mi, aşk olsun.

Evet, delirdin mi diyeceğim, sözlerinin benim hakkımda yüz kızartıcı ve delice şeyler düşündüğü sonucu doğurduğunu korkusuzca çarpacağım suratına. Bakalım o zaman ne diyecek. Küçücük çocuk neden yalan söylesin ki diyebilir. Hadi bir desin bakalım. Cevabım hazır. Tabanca taşıyan, para çalan, insan öldürmeye çalışan bir çocuktan bahsediyoruz burada Nusret Kaptan, kusura bakma ama neresi küçük bu çocuğun!..

Ben bütün bu düşünceleri üstüme doğru yürüyen Nusret Kaptan’la aramdaki sekiz metreye sığdırdım ve sonunda gömleğine sinmiş balık kokusunu duyacağım kadar yaklaştı ve konuştu Nusret Kaptan:

- Hoş geldin abi, yoktun epeydir, dedi eli sopalı balıkçı ve ben içimdeki korkuyu kustum birden adamın suratına, söylenebilecek en saçma şeyi söyleyiverdim.
- Hayat, Nusret Kaptan... Bir gün varız, bir gün yokuz.

Ben bu lafı ettikten sonraki iki buçuk saniye, Osmanlı İmparatorluğu’nun Lale Devri kadar uzun sürdü, en az o kadar keyfi, uzun ve amaçsız. Nusret Kaptan boş boş baktı suratıma, ne demek istediğimi anlamaya çalışırken o kadar zorlandı ki, ıkınır gibi bir ifade yerleşti yüzüne, gözleri kısıldı. Bir şey yapmam şart, aklımı başıma toplayıp bir şeyler daha söylemeliyim.

- İstanbul’daydım Nusret Kaptan, işlerim vardı.
- Güzel kalamar çıkıyor abi, seversin sen, akşam tekneye uğra istersen, ayırayım sana.

Kısa bir süre daha kalamarlardan ve yazın ne kadar sıcak geçeceğinden konuştuk. Adam oğluyla ilgili tek laf etmiyor, çocuk hâlâ kayıp olsa bahsederdi mutlaka, belli ki çıktı çocuk ortaya, anlattı her şeyi, Balıkçı Nusret önce biraz kızdı bana, anlam veremedi, sonra sindirdi, vazgeçti kurcalamaktan, hırsız evine kadar kovalanmaz dedi ve kapattı konuyu. Şimdi sormak tekrar alevlendirecek adamın içindeki huzursuzluğu, durduk yerde iş açacağım başıma ama ben de çatlıyorum meraktan, başkasına sorup öğrenmek de var, arı kovanına çomak sokmanın manası yok ama dayanamıyorum...

- Sahildeki lokantalar da açılmış hep, gözün aydın Nusret Kaptan, iyi mi bari işler?
- İdare ediyoruz abi, turist de başladı, iyi oldu. Ben tutmayayım sizi, hadi hayırlı günler, akşam bekliyorum, kalamarınızı ayıracağım
- Sağ ol kaptan, kolay gelsin.
- Size de abi
- Oğlan ne oldu, çıktı mı ortaya?

Bu son lafı ediverdim ve içim soğudu birden, kalbim havada, gözüm sopada bekliyorum, olacaklara hazırım, korkmuyorum.

- Çıktı abi çıktı, sabaha karşı hastaneye gitmiş hergele, oturmuş ağlamış hanımın başında, özür dilemiş, bir haftadır da yanından ayrılmıyor. Bana da huysuzluk yapmıyor, bir dediğimi iki etmiyor, aklı başına geldi, adam oldu oğlan... Hanıma anne demiyor hâlâ ama bana baba diyor artık, eski inadı kalmadı, biz de affettik öyle olunca, ne yapalım, adanın tepelerinden çiçek toplayıp götürüyor her gün hastane odasına...
Aşk, ödül değil, bedeldir. Tek kişinin marifetidir ve bedelini tek kişi öder. Sevdikçe çoğalır bedel, çoğaldıkça ağırlaşır kalp ve kalbi ağırlaştıkça insan hafifler.

Anakara değildir aşk. Sırtını uçsuz bucaksız dağlara yaslamış geniş vadilere benzemez. Denizlerle çevrili bir adadır. Heyecanla atan bir kalbin hareketi gibi, sular yükselir, sular alçalır, adalar büyür, adalar küçülür. Okyanusun ortasındaki bir ada kadar uzak ve yalnızdır aşk. On beş yaşında bir oğlan çocuğunu, seksen yaşında bir kadını, bugün, belki yarın, hepimizi, görünmez denizler kavuşturur ve teslimiyet, aşk için ödenen bedellerin en mütevazı, en olgun olanıdır... Nusret Kaptan’ın mavi gözlü oğlu, o gecenin sabahında teslim olmuştu aşka ve öldürmeyi değil, yaşatmayı seçmişti üvey anneyi. Bir çocuğun cenazesi kalktı karnından ve balıkçının oğlu büyüdü o sabah, babasının sandığı gibi değil ama dediği gibi aynen, adam oldu, birden. Bütün bunları düşündüm ve dayanamadım, sordum Nusret Kaptan’a...

- Neredeymiş peki senin oğlan, nereye gitmiş, ne yapmış o gece?
- Sorduk abi, söylemedi. Başta zorladım epey, sıkıştırdım, dolaştım bağlarda dedi, başka da bir laf etmedi. Biz de ısrar etmedik, hırsız evine kadar kovalanmaz dedik, vazgeçtik...

Bitti.

YAZARIN DİĞER YAZILARI