Post-grip

Gerçeğe nanik yapmanın her türlüsü trajikomik. Bir ay ömrü kalmış adama son gün haberi vermek, AKP'ye oy atıp eşten dosttan gizlemek, CHP'ye oy atıp AKP'yi istemek, ayrılamadığın için evlenmek...

"Kötü bir son, sonsuz bir umutsuzluktan iyidir.”

Ashgar Farhadi’nin bir filminde duydum bu cümleyi. Geçen hafta. Duyduğum andan itibaren ara ara aklıma geliyor.

Birilerini dinlerken, konuşurken, ayakkabılarımı giyerken, tuzlu suyla burnumu yıkarken, eczacı kadının, el işi dersini fazlasıyla ciddiye alan küçük bir kız çocuğu gibi, küçük bir makasla, ilaç kutularındaki barkodları kesişini izlerken, yatakta gözlerimi tavana dikip La Traviata’nın başlamasını bekleyen bir opera seyircisi gibi uykuyu beklerken ve başka zamanlarda aklıma geliyor.

Bu cümleyi düşünüyorum ve hayatımdaki karşılığını. Ne çok kez, kötü sonların keskin acısına katlanmaktansa sonsuz umutsuzlukların afyonuyla uyuştuğumu düşünüyorum. Tercihlerimin samimiyetsizliğini sahte kahkahalarla ne şahane örttüğümü. Gerçeği, sevdiklerimin yanaklarına ıslak ve dürüst tokatlar gibi şaplatmaktansa onları sonsuz belirsizliklere terk ettiğim zamanları düşünüyorum ve bunun adını nasıl ‘vicdan’ koyduğumu.

Değişen duygularımın yarattığı yeni ruh hallerini gizledim, sevilen notaya basmaya devam ettim, kimsenin eğlencesini bozmak istemedim, vicdansızlık olurdu bu. Sadece başkalarına duydukları hayranlıktan beslenen insanlara, o yolun sonunda bir gün aynı başkalarına duyacakları nefretten başka pek bir şey olmadığını söylemedim. Bıraktım beslensinler, onları aç bırakan ben olmak istemedim. Vicdansızlık olurdu bu. Daha bir sürü örnek var. Daha nice vicdan baklavası, onları oyala, kendini kandır, acıysa gerçek, şerbete daldır.

Yıllar koşarak geçiyor önümüzden. Zaman, askıdan düşen gömlek. Hep de böyle yapmadım tabii, bana da ayıp ediyorum biraz ama günlerdir sanki macunla dolmuş sinüslerim ve acıyla sızlayan kemiklerim, yaptığım zamanları düşündürtüyor bana sadece.

Muhtemelen yalnız değilimdir, o yüzden yazıyorum galiba bunları, okudukça birilerinin düğmelerine basıyordur belki. Tabii herkes kendi meşrebince yaşıyordur bu durumları ama sözleri farklı, bestesi aynı şarkılarız muhtemelen. Suçluluk duygusu, kimseleri üzmemek arzusu, ‘Sen ağlama, kıyamam’lar falan hep en tilki esnafların akşam tezgâhları.

Asıl suç, suçlu hissetmektir zaten çoğu zaman ve biz suçlu hissederek gizleriz bu suçu, kendini yutan kara deliktir suçluluk duygusu. Bir insana kıymak da illa şakağına silah dayayıp tetiği çekmekle olmuyor, gerçeğin, sevdiği biri tarafından insandan gizlenmesi de bir tür cinayet. Üstelik gerçek, kendinden kaçanı en gülünç durumlara düşürüyor her zaman. Bir gün geliyor, gerçekten kaçanlar, tutmayan dizilerin çakma jönleri gibi kalıveriyorlar ortada.

Gerçeğe nanik yapmanın her türlüsü trajikomik. Bir ay ömrü kalmış adama son gün haberi vermek, AKP’ye oy atıp eşten dosttan gizlemek, CHP’ye oy atıp AKP’yi istemek, ayrılamadığın için evlenmek, boşanamadığın için çocuk yapmak, yalnız ve serseri takılıp Facebook’a günde yirmi şarkı koymak, salaş görünmek için üste başa dünyanın parasını harcamak, çocukken ağlayınca verdikleri şekeri, büyüyünce ağlatarak almak.

Neyse, dağıtmaya başladım lafı. Hastaydım geçen hafta, yaralı bir kuş gibiydim günlerce, arada eczaneye çıktım, arada çorba içmeye, tüylerim rüzgârla uçuştu, ürperdim ve yatağa döndüm, ne kanat çırpacak halim vardı ne ötecek lafım. En zayıf zamanımda yakaladı beni bu cümle: “Kötü bir son, sonsuz bir umutsuzluktan iyidir.” Bir kutu antibiyotik yuttum geçen hafta, sinüslerim hâlâ açılmıyor. Bir cümle duydum geçen hafta, içimde kapılar kapanıyor.

Herkese iyi bir hafta sonu diliyorum ve hayali bir gelin başı...

YAZARIN DİĞER YAZILARI