Şüphe (2)

Beklenti, kör bir dilencinin gözlerine benzer. Gözler aldatıcı olabilir. Aldanmak istemez insan.

Geçen hafta kaldığı yerden...

Bir süre sonra şişman memurun peşinden koştuğunu fark etti Emine, önce duraksadı, sonra daha da hızlanarak devam etti koşmaya. Akşam karanlığında doğan güneş, vakitsiz öten sabah kuşları ve evinden uzak sokaklarda kan ter içinde koşan Emine. Neden birden delirmiş gibi koşmaya başladığını bile açıklayamayacak olan bu genç kadın, polisten kaçması gerektiğinden emindi sanki. Kalbindeki düğüm koşmayı, kovalanmak kaçmayı gerektiriyordu. Topal Mustafa’nın karısı tarifsiz bir özgürlük hissediyordu içinde, koştukça terliyor, ıslandıkça hızlanıyor, hızlandıkça uzaklaşıyor, uzaklaştıkça yaklaşıyordu kalbindeki düğüme, bir tırnak atıyordu, her köşeyi döndüğünde. Hırkasını çıkarttı, yol kenarına attı, eşarbını fırlattı, yüzünde afacan bir gülümseme, peşinde şişman memur, koştu Emine, surlara kadar. Surlara vardığında bitkindi artık, çöktü kaldırıma, nefes nefese. Arkasına döndü, memura baktı ve gözleri büyüdü birden. Emine’den yüz metre kadar uzakta, yerdeydi şişman memur, surlara kadar yetmişti gücü, kalbi dayanmamıştı daha fazlasına ve alnından tek bir kurşunla vurulup düşmüş biri gibi yatıyordu yerde. Emine elini ağzına götürdü, kalktı ayağa, yavaş yavaş hızlanan adımlarla memurun yanına kadar vardı, çöktü yanına, memurla göz gözeler şimdi. Elini uzattı memur, Emine çekinerek ama gönüllü tuttu uzanan eli, tuttuğu anda kararmaya başladı hava, yarım dakika kadar bir zaman içinde gece oldu. Sabah kuşları sustu, araba farları yandı, normale döndü hayat. Ben, şişman polis memurunun kırk dokuz yıllık kısa ömrünün son anlarına yetiştim, kenar yastığını torbadan çıkardım, Emine’yle birbirimize baktık. Yastığı memurun başının altına koyduk, ellerini tuttuk ve bekledik. Son nefesini verirken kafası yana düştü memurun, gözleri açıktı hâlâ, son ve kuvvetli bir nefes verdi, ruhunu üfler gibi, yastığın yırtık kenarından bir tüy havalandı ve denize doğru yükseldi. Ben uzanıp şişman memurun gözlerini kapattım, Emine de benim gözlerimi... Beklenmedik anda gelen sabah beni, Emine’yi ve şişman memuru surların dibine kadar sürükledi o akşam ve o surların dibinde, ölsek de kalsak da üçümüz de özgürdük.

Beklenti, kör bir dilencinin gözlerine benzer. Gözler aldatıcı olabilir. Aldanmak istemez insan. Körlük ustalıkla taklit edilebilir. Eliniz cebinize giderken, gerçekten kör bir insana yardım etmek için mi vereceksiniz paranızı, yoksa alaylı bir aktörün gösterisine bilet mi alıyorsunuz, bilmek isteyebilir insan. Kandırılmak istemez. İşte bu düşüncelerle cepten çıkan demir paralar, şüphenin tavında dövülür. Her tür beklenti, insan zihnine yakışıklı bir şüphe düşürür. Korkunun kurduğu bir aile yaşar insanların göğsünde. Beklenti oğlu, şüphe ise torunudur korkunun. Bu ailenin cebinden çıkan para, dilenciye bile uğursuzluk getirir sadece. Beklentinin yarattığı şüphe, insanları çirkinleştirir. Dilenciye para, o kör olduğu için değil, siz gördüğünüz için verilir. Dilencinin yatacak yeri olmadığı için değil, sizin evinizde koca bir çift kişilik yatak, salonda da bir çekyat olduğu için verilir. Dilenci kör değil, usta bir taklitçiyse de yeteneğine saygıdan vermek gerek o parayı. Yeteneğe verilen kıymet, insanlara şans getirir, şüphe ise, hepimize, sadece uğursuzluk...

YAZARIN DİĞER YAZILARI