Yara

Bir hücrenin içi kadar karanlıktır Türkiye, Sırrı'larla aydınlanır. Ve bizler bu ülkede, birbirimizden habersiz, aynı başka dünyalarda yaşarız...

Selam, arada bir portre yazacağım, bu ilki.

Yakınlarınızın isimlerine yabancılaştığınız olur mu hiç? Bana çok olur. “Aaa... Benim annemin adı Nermin...” gibi bir kafaya girebilir insan. Ya da sevgilisinin mesela, sadece adıyla da küsüp küsüp barışabilir.

En fenası kendi ismine yabancılaşmak tabii. Tahmin edilebileceği gibi ben fena değilim bu konuda, “Yaa Allah aşkına Berkun ne, ne Berkunu” diye düşünürken bulmuşumdur kendimi çok kereler. Zaten çoğu zaman da yanlış söylenir ismim, Berkut derler, Berkhun derler, hiç emin olamayıp, riske girmek istemeyenler Beaeun gibi tuhaf bir ses çıkarırlar.

Bülent Erkmen, Berkün der mesela, hiç düzeltmem, hoşuma bile gider bazen, yıllardır bir sürü afiş tasarladı yaptığım oyunlara, hep de doğru yazdı adımı afişlere sağ olsun ama ısrarla Berkün der bana ve ben asla düzeltmem, gerek yok çünkü, hırsız evine kadar kovalanmaz. Yakın arkadaşlarımsa Berksan derler, tabii o onların eşekliği.

Acayiptir isim. Cesurdur, şakacıdır. Huy, kilo, tip, karakter tanımaz, rezil de eder, vezir de eder adamı, 100 kilo kızlar tanıdım Fidan isimli, bir tellak vardı mesela Bursa hamamında zebellah gibi, adı Serpil’di. Birleştirici, bağlayıcıdır isim, çöpçatandır. Kim bilir, belki de birilerinin telefon rehberinde arka arkayadır, Bülent Arınç ve Bülent Ersoy. Zeynepler Defneler ekseri güzeldir, Kaanlar hep genç. Bir dönem Yeni Sinemacılar tekerleme gibiydi mesela, Su Akar, Deli Bakar, Serdar Akar, Önder Çakar. Recep adı mesela, kafanızdaki Recep’i düşünün, başbakanın adı da Recep, nasıl yapacağız... İsim acayiptir. Ve bazen, nadiren de olsa, bir isim, bir adama, çok yakışır.

Lafı getireceğim yerde bir adam var, ismiyle cismiyle, insanlığın hafta sonu gibi bir adam. Farklı görüşleriyle tanır onu, farkı tarif etme lüksüne sahip çoğunluk. Ama o insan bedeninde bir kısa devredir. Çoğunluğun gözünde farklıdır ama çoğunluğa benzer sokakta, üstü, başı, bıyığı, kolay ayırt edemez onu kendinden, ona dil uzatanlar, onlar kadar uzundur dili ama onlarınkinden kıvraktır, onun dili ağzının içinde sustalı bir bıçaktır, kestiği kulak kanar ama o aynı dille bir kedi gibi yalamayı da bilir açtığı yarayı. Yara nedir bilir çünkü, ezelden beri yaralıdır.

Geçenlerde bir hikâye duydum. Yıllar öncesinden bir hikâye. Günlerce işkence edip sonunda bir odaya tıkıyorlar onu ve yanındakileri, hap kadar, pislik içinde bir hücre, kemikleri sızlayan bir sürü adam, sıkış tepiş bir hücrenin içindeler. İçerisi karanlık, kimsenin ağzını açmaya hali yok ve o, “Arkadaşlar” diyor, “En kötü günümüz böyle olsun...”

Sırrı’nın sırrı bu hikâyenin içinde gizlidir bence, her yetişkin bir çocuğun cesediyse, şahane ölü taklidi yapar ve bıyık altından güler o, bütün işkencecilere. İsimler acayiptir ve ismi çok yakışır ona, ismine benzer o, ismi de ona. İsimler kadar acayiptir bu ülke. Uzaklardan mavi gözüken dağlar gibidir. Yaklaştıkça kararır. Bir hücrenin içi kadar karanlıktır Türkiye, Sırrı’larla aydınlanır. Ve bizler bu ülkede, birbirimizden habersiz, aynı başka dünyalarda yaşarız. Recepler, Mihranlar, Bülentler ve Sırrılar.

Sevgisiz büyümüş bir baba gibidir bu ülke, hatırladıkça yaralarını, bağlanır basireti ve döver kendi çocuklarını. Arkadaşım Sırrı ve arkadaşları, açlık grevindeydi, geçen hafta çıktılar. Acaba neler döndü, ne hesaplar yapıldı, sevgisiz babalar, aralarında neler konuştular, çıkmasalar ne olurdu.Sırrı açlık grevindeyken, ne zaman toktu ki diye düşündüm ben. Bu ülke Sırrı Süreyya Önder’leri ne zaman doyurdu.

YAZARIN DİĞER YAZILARI