Jîn'i sevmeyenler için...

Nasıl yakışmışsa kırmızı eşarbı Jîn'e, öyle yakışıyor masal gerillaya.
Jîn'i sevmeyenler için...

"Yeni filmim ‘Jîn’ bir masal” diyor yönetmen Reha Erdem. Yeni filminde 17 yaşında, Jîn isminde bir kız çocuğu, kocaman parlak yapraklar arasından seyirciye bakıyor; söz konusu Jîn gibi gitmek olduğunda, söz konusu Jîn gibi aramak olduğunda o dev yapraklar kadar hareketsiz, düşüncesi öylesine köklenmeye meyyal, masala karnı toklara bakıyor.

Renkleriyle, ışığıyla, Jîn’in kırmızı eşarbı, egzotik gözleriyle bu kare, ‘üçüncü dünyayı izliyorum keyifle’ belgesellerine, National Geographic kapağında ünlenmiş, yıllar sonra hediye takvim olmuş meşhur Afgan kızı fotoğrafına ve dahi yepyeni bir model gözlük için ormanda poz vermiş süper modelin billboard’lardaki suretine dalıp gitmiş gözlerimiz için fazlasıyla tanıdık. Bir o kadar da etkileyici. Görüntü var, ses yok.

Az sonra sesi kuvvetli, kanıyla nefretiyle doyunca seyredemeyeceğimiz bir savaş filmi başlayacak. Savaş başlayalı yıllar olmuş. Topraklarından masallar fışkıran, masal uğruna 1001 gece uykusuz kalmışlığı iyi bilecek bir coğrafyada coğrafya, filmdeki gibi okul kitaplarında enlem boylam arasına hapsedildiğinden, bitmiyor.

Filmin baş kahramanı Jîn, bir gerilla. Reha Erdem için bir masal kahramanı. Oysa genel kanı, bir gerillanın masala yakışmayacağı. Bence nasıl yakışmışsa kırmızı eşarbı Jîn rolündeki Deniz Hasgüler’e, öyle yakışıyor masal gerillaya. Kalabalıklardan göz görmez gönül sevmez olmuşlardansa, dağın ıssızlığında aya yakın durmuşlara yakışıyor, yaklaşıyor masal.

Hayvanı kafeslerde kuşlar, akvaryumda balıklar, evlerdeki kedi-köpekler ve sıkıntı savar belgesellerden ibaret kılmış, “Gece kelebekleri yanmasın!” gibi dernekler kurmaya ramak kalmış, hayvan oluşu başından savmışlardansa, Jîn gibi vurulmuş bir geyikle, yüklü ve yaralı bir eşekle, çürümüş bir katırla, korkmuş bir yılanla, ürkek bir baykuş anayla, babacan bir ayıyla, üç kereden fazla zıplayan çekirgeyle, gecede ve mağarada asılı kalmış yarasayla göz göze bir hayata asılmışlara yakışıyor masal.

Bir masal kahramanının öncelikli işi, yola çıkmaktır. Uzak ülkeye yolcuysanız ve de, belirsizdir yol, sarptır yokuş. Bu yüzden kahramandır yolcu. Uzak olmayıp yıllarca uzak kılınmış bir ülkeye yolcu Jîn, teklemeden okuyamadığı okul kitabının dilini bırakıp, bir halkın düğümlenmiş dilini çözmeye çıktığı yolculukta tek bir dilden konuşuyor Erdem’in masalında; ortak bilinçdışından, ruhun derinlerine söylüyor.

Ve o derinlerdeki gerçekler, yapıları gereği gerçekçi dünyamızdakiler kadar net değiller, buğulular, büyülüler, hareliler. Sorular orada, cevaplardan önce gelirler. Soru sormaktan ziyade cevap verip veriştirenler, dağda kalsın istiyorlar Jîn, ya da dağdan insin de, bu savaş bitiversin.

“Her şeye cevabı olmayan insanlar bocalar” diyor Reha Erdem. Jîn, böyle bir zamanına denk gelmiş yönetmenin. Hayat bir yanıyla vahşi orman sürprizine sahip değilmiş gibi kafalar bunca netken, herkesin her şeye bir cevabı varken “Gerçeklere güvenim yok” diyenden filmdeki Akdeniz aksanının, Akdeniz ormanlarının, Jîn’in kırmızı eşarbının hesabı sorulmamalı bence. Belki de önce şapkalıyken hayat olan Jîn’in şapkasız kaldığında olduğu kadın olmak gerek. Önce kadına şapka çıkarıp, öyle hayata dahil olmak. Sanırım barış burada.