Kelebeğin Amerikan rüyası

Garip Akımı şairleri 'Kelebeğin Rüyası'nı izleselerdi, büyük ihtimal uyandırırlardı kelebeği o tatlı uykusundan.

"Orhan Veli’nin genç ve beklenmedik ölümünden sonra başlayan okur çoğalması, iğrenç ve canavarca bir ilgidir, akbabalıktır, emeğin karşılığının tinsel ve özdeksel açıdan sanatçısına ödenmemesidir. Okurun ilgisini kışkırtmak için ölüm pahası ha? Biz leş kargası okur istemiyoruz” diye yazmıştı Ece Ayhan.

Eczaneden çok güzellik merkezini andırır eczaneler misali, kitapçıdan ziyade oyuncakçıya benzer kitabevlerinin en gözde bölümlerinde kişisel gelişim kitapları arasına bir kitap yerleşti bu hafta. Kapağının ortasından ‘KELEBEĞİN RÜYASI’NIN yönetmeni YILMAZ ERDOĞAN’IN ÖNSÖZ’üyle’ yazılı bir kırmızı bant geçiyor. ‘Mektubun Avucumda: Bilinmeyen Mektupları ve Şiirleri RÜŞTÜ ONUR’ isimli kitap, şubat ayında çıkmasına rağmen beş baskı yapmış, “iyi de satmış.”

Ünlü insanlar ölmeye yakınken kitaplarını hazır eden, ölümden hemen sonra raflara yetiştiren ‘Organize İşler’ dünyası, tıkır tıkır işliyor. Tesadüfler dahi emrinde olmalı ki, Erdoğan’ın yazdığı önsöz 14 Şubat Sevgililer Günü’ne denk gelmiş. Yazar bu özel günün altını ayrıca çizmiş.

Yılmaz Erdoğan’ın ‘filminde başrollere buyur ettiği iki şair Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur’un da dahil olduğu Garip Akımı şairleri bu şairane filmi izleselerdi, büyük ihtimal kelebeği o ışıltılı, o tatlı, o pastel renklere boyalı rüyadan uyandırırlardı. Bu romantik rüyaya kâbus çalarlardı bir parça. Ki ‘garip’ devrimleri, tam da bu yüzden değil miydi? Şiiri, şairanenin elinden almak için devirmemiş miydi eskiyi Birinci Yeni?

Ölümlerin arkasından gözyaşı dökmek de bir yeriyle tatlı bir rüya, en iyi becerdiğimiz belki de bu topraklarda. Neden öldükleri sorusuyla baş başa kalmaksa bir kâbus. Bu kâbusları Erdoğan’ın kelebeğinin rüyasında neden göremiyoruz? Yoksa kelebekler kâbus görmezler mi? Esasen hayli vahşi şiir anca böyle ‘çok film hareketler’le, aşkla meşkle, kostümlerin güzelliğiyle vs. ehlileştirildiğinde mi bunca sevilebiliyor kitlelerce, bunca yer bulabiliyor medyada kendisine?

Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur’un ‘acılı’ ölümleri ve aşklarıyla bezeli ‘Kelebeğin Rüyası’nın galasından beri, bir tatlı rüya uç uç bitmedi bildiğiniz gibi gazete köşelerinde, sosyal âlemlerde. Meğer ne değerliymiş şiir ve şair bu ülkede. Sanırsınız Sivas’ta şairlerini yakan, yakanları alkışlayan, şairleri sürgün eden, şiir okumaktan ve basmaktan imtina eden, şairlerini açlıktan öldüren ülke bu ülke değil. Sanırsınız Yılmaz Erdoğan pastel renkli bir başka dünyada yaşamakta. “Ne de şiirli” methiyeleriyle bir filmin rüyasına dalınmışken topluca oysa, edebiyat ders kitaplarında şairlerin dizeleri sansürleniyor. Kırıyorlar şiirin dizlerini ki koşmasın gençler, şairler gibi coşup da taşmasın.

Yunus’un birkaç köşkle birkaç huriyi rabbine değişmezliğini gizlemeye kalkıyorlar. Kaygusuz Abdal’ın şiirinden kesip atıyorlar Ali’nin kılıcını. Edip Cansever’e kaç gündür özlediği yaşama sevincini kana kana içirmiyorlar. Cahit Külebi’nin ‘O Aydınlık ve Güzel Türkiye’sinde, bir öpücüğü esirgiyorlar şairin çatlak dudaklarından.

Rüştü Onur’un öldüğü, adına şiir yazdığı, BKM Mutfak’ın da açıldığı Beşiktaş’taki Şair Leyla Sokak’ta bulunan çok eski Soydan Turşucusu’na, Beşiktaş Köftecisi’ne değil de yakın zaman önce tam karşılarında açılan pastel renkleriyle bir neşeli hayat ‘Cafe Leyla Bistro’ya benziyor bu ‘Kelebeğin Rüyası’. Bu yüzden Zonguldak’ta madenciler anca fon olabilmişler şairlerin aşkına.

Behçet Necatigil’i oynamak, benzemiyor olmalı Necatigil olmaya. Hilmi Yavuz’un da sık sık belirttiği gibi, Necatigil hayatını şiir için ‘kasten daraltmıştır.’ Oysa kimileri, açıldıkça açılmak istiyor. Misal ‘Kelebeğin Rüyası’, Oscar’da En İyi Yabancı Film dalında adaylığa koşmakta. Yaşasın öyleyse, yaşasın Amerikan Rüyası!