Ömrü bitmiştir, derdimiz bitmemiştir

Beyaz Türkler 'kara kalabalık'tan mı seçilemediler cenazede, yoksa?

Müslüm Gürses’in ölümünün ardından başlayan tartışmalara şöyle bir bakınca, tek bir şey söylemek geldi içimden çok kısaca; “Bıktım be usta.”

Kimindi Müslüm, kimdi bu Müslümcüler, neden bunca severlerdi, nerde yaşarlardı, isyan ile tevekkül nasıl yan yana gelirdi, aslında bu Müslümcüler 90’larda bitmemişler miydi?...

Bir TV kanalında bir sosyolog hanım, deney tüpünde birtakım organizmalardan bahsedercesine “Konserlerine gittik, o havayı teneffüs ettik” diyerek anlatmaya çalışıyordu Müslüm’ün evlatlarını. Bir diğerinde Teşvikiye Camii’nden kalkan cenaze üzerine başlayan sohbette Fatih Camii-Teşvikiye Camii üzerinden bir okuma yapılıyor, tartışma yöneticisi Fatih Camii kitlesinin Teşvikiye’ye taşındığını, cenaze Fatih’ten kalksaydı tersinin söz konusu olacağını söylüyordu.

Olmayacaktı. Teşvikiye, Fatih’e akmayacaktı. Keza Teşvikiye Camii’ne dahi akmamışlardı. Her zamanki gibi pencerelerden fotoğraf çekmekle meşguldüler, civar kahvelerde ‘chat’le, sıcak, güzel, ziyadesiyle acısız müziklerle...

Müslüm Gürses’in musalla taşını polis barikatının çevrelediği cenazesi, bugüne kadar o camide gördüğüm ünlüsü en az ünlü cenazesiydi. Öyle ki kendisini Beyaz Türkler’e sevdiren beyazlardan ne Tuna Kiremitçi’sine, ne Murathan Mungan’ına, ne Teoman’ına rastladım camide. Hadi diyelim kalabalıktan görmedim. Lakin cevval medyanın gözü açık kameralarının bir Teoman’ı, bir Murathan’ı kaçıracaklarını sanmıyorum.

Cenazede ünlü bulup konuşma görevinde bir televizyoncudan duyduğum; ‘Müslümcüleri’ kast-ederek, “Bunları niye aldılar ki” sözü, açıklıyor belki pek çok şeyi. Ölümünün ardından hazırlanan VTR’lerdeki hepsi son dönemine ait tertemiz görüntülü, çiziksiz, fiyakalı klipler açıklıyor. Kenan Doğulu kulaklarının gazetelere attıkları ‘Gittiğin Yerde Mutlu Ol’ başlıkları açıklıyor. İçinde zinhar esrar barındırmayan temiz yazılar, ‘varoş ile merkezi buluşturdu’ tespitli konuşmalar açıklıyor. Nasıl bir Müslüm dünyası görülmek isteniyorsa, öyle bir gösteri... Nasıl bir arabesk müziği sevdilerse, öyle bir ses verme...

Müslüm’ün müziği bu kadar pembe bir şey olmamalı ki bu ‘ucuz’ müziğin maliyeti homo economicus’u düşünerek söylersek, pahalı hayli. Yaşarken ölenler, Müslüm Gürses gibi erken ölüyorlar genelde. Ki 59 yaş Beyaz Türkler dünyasında artık nerdeyse orta yaşa tekabül edecek günümüzde. Sanırım insanlar yaşlarını gani gani gösterenleri görmeyerek yaşlarını göstermez oldular.

Bilmem Müslümcüleri ve Müslüm Baba’yı tanımaya bu kadar konuşmaya, sosyoloğa vs. gerek var mıydı? Gerçek evlatlarının seyrettiği filmler, dinledikleri müzikler yetebilirdi. O filmlerde görüntü çiziklidir, renkler sararmıştır ama yoksulluk eskiden olduğu gibi capcanlıdır hâlâ. Nasıl Müslümcüler kaybolmadıysa bir yere, kaybolmamıştır. Ama tabii ‘Yakarsa Dünyayı Garipler Yakar’ şarkısındansa, ‘Tutamıyorum Zamanı’ her zaman evla. Kara arabesk, pembelersiz çekilmez.

Müslüm Gürses’in ‘Anlatamadım’ filmi Müslüm sevgimize dair sanırım güzel bir film. Zengin ve şımarık ve mutsuz genç kız Pınar, sokaktan yankılanan o acılı, o sahici sesi merak eder ve hizmetçileri Fidan’ın kıyafetlerini giyerek keşfe gider. Sesin sahibi, Müslüm Gürses’in oynadığı Bekir’i kendine âşık eder. Ve gerçek hizmetçi Fidan şöyle der sahtesine: “Siz varlıklı şımarıklar sahip olmak istediğiniz oyuncağa hep böyle davranırsınız?”

Bence Müslüm’ü sevmek, onu sevenleri sevmek en başta, dertlerini dert edinmek. Hani diyordu ya Müslüm Baba: “Benim mutlu olmam bir şey ifade etmiyor, herkesin mutlu olması önemli.”

Müslüm Gürses’in sırrı bence, bu Novalis ruhudur. Çoğumuzda eksiktir. Ve Müslüm’ün gerçek evlatları, gayet sırsız bir aynadır bakana. ‘Kul Günahkârsa Tanrı Ne Yapsın’ şarkısında söylediği gibi Baba’nın ömrü bitmiştir ama, derdimiz bitmemiştir kısaca.