Sebat Apartmanı

Sebatı sabırdan ayıran direniştir. 'Bu dava biz bitti demeden bitmez' demektir sebat.

Ne kadar manidar, Agos’un bulunduğu apartmanın adı Sebat Apartmanı. Sebatı sabırdan ayıran; direniştir, her şeye rağmen sözünden, inandığından dönmemektir, devam etmektir. Bu devletin katliam geleneğinin çaresiz bıraktıklarını, sabra sığınmışlarını sebata davet etmiştir Hrant Dink.
Salı günü istediği zaman örgüt var edip istediğinde yok eden devlet, beş senedir devam eden Hrant Dink davasında örgüt olmadığı sonucuna varınca, Beşiktaş’tan başlayan yürüyüşümüzün bittiği yer, yine Sebat Apartmanı’ydı. Mahkeme kararıyla birlikte, plansız, birden organize edilen yürüyüşle birlikte, birden duruverdi trafik. Çokluk birden durdurabiliyor böyle isteyince.
Dava sürerken cenazesi bütün televizyonları zapt etmiş Denktaş’a ve sevenlerine başsağlığı dileyen afişin altından, Akaretler’den geçerken sanki bir Ferzan Özpetek filmi havalı loş ışıklı ofislerinden cam arkalarında bizi izleyen şık adamlara, şık kadınlara baktım. Küçük devletine canhıraş varmaya çalışanların arabaları içinde trafiği alt üst ettiğimiz için bize çevrilmiş tiksinen gözlerine baktım. Yanımızdan geçerken “Maç kaç kaç?” diye sorsa anca böyle soracak “Ne oldu dava?” kaygısızlarına baktım. Çocuğunu omzuna almış yumruğunu havaya kaldırıp slogan atan, lakin ters tarafa yürüyen babaya baktım. Kâğıt toplayan çocuğun “Ne geçiyor elinize böyle yürüyünce?” sorusunda kalmışlığımla, Nişantaşı’ndan geçerken ışıltılı mağazaların önünde bekleyenlerin müstehzi gülüşlerine baktım…
Sonra farkına vardım ki bir slogan çatışması hasıl olmuş yürüyüşe. Ön taraftan ‘Hepimiz Hrant’ız hepimiz Ermeni’ sloganı geldikçe arka taraf hemen “Faşistler vuruyor AKP koruyor” sloganı atıyordu. Beşiktaş’tan Şişli’ye gördüklerimin üzerine adaletin ölümüne yürüyen bu buncacık insan da demek ki kolaycacık ayrılabiliyordu. Katil devlet dediğimiz devletin esas işlevi ayırmak, bu kadar mı sirayet etmişti her yere?
‘Tarihin Uyanışı’ kitabında devleti “Var olmayan imal eden sıra dışı bir makine” diye tarif ediyor Alain Badiou. Devletlerin tarihinin temel olarak bir katliam tarihi olduğunu hatırlattıktan sonra, bu imalin öldürmekten öte devletin ulusal veya kimliksel bir normallik figürü dayatarak da var olmayan imal ettiğini söylüyordu. “Öyleyse” diyordu “adalet” ile bugün, aynı zamanda ayırıcı adların kökünü kazımayı anlamak, hatta öncelikle bunu anlamak gerekir.
Bunu böyle anladıktan sonra, Hrant Dink’in “Gerçeği görmesi gereken toplumlardır. Devletin vicdanı olmaz. Toplumların ve insanların vicdanı olur. Zaten idrak de vicdanla ilgili bir süreçtir” sözünü hatırlayarak bugün saat 13.00’te Taksim’den Sebat Apartmanı’na yürüyoruz. Büyük ihtimal bu sloganların bir olamama hali neticesi, sessizce yürüyoruz. Yürüyoruz çünkü biliyoruz ki adalet, devletten beklenemez. Bu beklenemezliğin en iyi örneklerinden biri Adalet Bakanlığı’nın nisan ayında Ankara’da, Dünya Bankası ile el ele düzenleyeceği “Uluslararası Yargı Reformu Sempozyumu” olsa gerek. Dünya Bankası’nın reformlarına güvenecek kadar saf değilseniz, vicdanınızı alıp çıktığınız sokaklardır yeriniz. Tam da işte burada, Ulus Baker’e kulak verebilirsiniz; “Vicdan bir güç durumudur. Bir başlangıç hali... Doğaya, tarihe, geçmişe ve geleceğe duyulan bir ‘ilk sorumluluktur’.