Bir gün herkes Barcelonalı olacak!

Bu koşullar altında ne takım tutabiliriz ne de öteki takımı suçlayıp mahkûm etmekten gizli ve hınzırca bir keyif alabiliriz.

ok sevdiğim bir dostum geçen gün telefon etti. “Yandık” dedim içimden. “Şimdi ‘Ne olacak bu Fener’in hali?’ ya da ‘Bank Asya Ligi’nde başarılar!’ diye dalga geçmeye başlayacak.” Hemen zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışarak, “Hadi gene” dedim, “En kötü sezonunuzda şampiyon olmayı başaracaksınız galiba. Ne de olsa ilk yedi takımı küme düşürecekler.”
Halbuki iş başkaymış. Arkadaşım hiç de memnun değildi durumdan. Mehmet Ağar ile Fatih Terim’in de hesap vermediği bir durumda da mutlu olmaya niyetli görünmüyordu (Hasan Şaş’ın GS’ye transfer hikâyesini hatırlayan var mı?).
Yıllardır tanışırız bu dostumla. Futbol söz konusu olduğunda, basit bir ofsayt pozisyonunu bile saatlerce, bağıra çağıra kavga ederek tartışmışlığımız vardır. Normalde aklı başında, mantıklı, rasyonel insanlar olan bizler, işin içine o top girince birden değişiveririz; ne ‘entelektüelliğimiz’ kalır ne arkadaşlığımız. Can düşmanı kesiliriz; suçlamalar, küfürler, şaka kılığına girmiş laf dokundurmalar gırla gider.

Bildiğimizi bilmiyoruz

Peki ama nedir futboldaki bu büyü ki, hepimizin içindeki o gizli hıyarı ortaya çıkarıveriyor? Şikenin, mafyanın, kabadayılığın, insan, maç ve kalabalık satın almanın sıradan vakalar sayıldığı o dünyayı eleştirmek, aramıza mesafe koymak yerine tam da ortasına düşüp, “Ofsayttı-değildi, penaltıydı-sarı karttı, eldi-omuzdu” kavgalarıyla birbirimize girmemize sebep olan o tuhaf sır ne olabilir? Bilmiyor muyuz birtakım maçların, birtakım oyuncuların, birtakım kalabalıkların, birtakım hakemlerin bal gibi de alındığını ve satıldığını?
Salak değiliz herhalde, biliyoruz. Ama sorun şurada ki, bildiğimizi bilmiyoruz.
Bu ‘bildiğini bilmemek’ meselesini ilk kez eski ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld zikretmiş, Slavoj Zizek de ‘Rumsfeld’in Ebu Garib hakkında bildiğini bilmediği şey’ yazısında zat-ı muhteremle iyice dalgasını geçmişti. İşin aslına bakarsanız, ‘bildiğini bilmemek’, Lacan’ın bilinçdışını tanımlarken kullandığı ifadelerden biri. Bir bilgi var, o bilgi bizim zihnimize ulaşmanın bir yolunu da bulmuş ancak biz zihnimizin her köşesine istediğimiz anda ve istediğimiz gibi ulaşamadığımızdan, onu bildiğimizi bilmiyoruz. ‘Dilimizin ucunda’ olan şeyler gibi, bildiğimizi ancak rüyamızda gördüğümüzde fark ettiğimiz şeyler gibi, ancak dilimiz sürçtüğünde, ağzımızdan kaçtığında farkında olduğumuzu fark ettiğimiz şeyler gibi.
Sigaranın bizi er geç öldüreceğini, en azından ömrümüzü kısaltacağını ‘biliyoruz’ tabii ama sigaramızı yakarken unutuveriyoruz. Alkolik karaciğerinin son demlerine yaklaştığını, eroinman sonunun bir ‘aşırı doz’ ya da ‘altın vuruş’ olacağını bilmiyor mu sanıyoruz? Biliyor bal gibi, ama bilmiyor. Çünkü bildiğini bilmiyor.
Mızrak çuvala sığmayınca
Biz de öyleyiz işte: Akıl ve mantığımızı bir anda sıfırlayıveren futbolun en iyi haliyle kapitalizmin etik kurallarına uygun bir sömürü sanayii, daha kötü (ve tabii ki daha yaygın) haliyle de mafyatik bir sömürü sanayii olduğunu bal gibi biliyoruz. Ama bildiğimizi bilmiyoruz. Ya da bilmiyorduk düne kadar. Mızrak çuvala sığmayacak kadar büyüdüğünde, birilerinin bir kulübe ya da takıma zarar vermek için başlattığı bir kampanya kontrolden çıkıverince, bilmeme şansımızı da kaybettik.
Artık biliyoruz, bildiğimizi de biliyoruz.
O yüzden de aramızdaki, o sınıf, eğitim, ideoloji duvarlarını aşan ve her şeyin üstünü örtüveren minik ve manasız çekişmelerin bir anlamı kalmadı. Bu koşullar altında ne takım tutabiliriz ne de öteki takımı suçlayıp mahkûm etmekten gizli ve hınzırca bir keyif alabiliriz.
Artık kendi takımımız da aynı sorgulamadan geçmedikçe huzur bulamayacağız. Maymunun gözü açılacak, narkozla uykuya yatırdığımız akıl ve mantık yetilerimiz uyanacak. Benim Fenerbahçeliliğimin, dostumun Galatasaraylılığının, bir başkasının Beşiktaşlılığının (hatta Ankaralı kardeşim Tanıl Bora’nın isyankâr Gençlerbirliğililiğinin bile) bir anlamı kalmayacak. Tufan gelip hepsinin üstünü örtecek.
Hatta bu noktadan sonra o tufan gelmese, savcılar ve polisler “Aaa, meğerse hata yapmışız, hepsi masummuş” dese bile, geri dönülmez noktayı çoktan geçtik biz.
O yüzden beni arayan dostumla birlikte bundan sonra sadece Barcelona maçları seyretmeye karar verdik. Hem daha iyi futbol izleyeceğimiz kesin hem de vicdanımız daha rahat olacak. Benim bulduğum yeni slogan ise şu: “Bir gün herkes Barcelonalı olacak.”
Tabii İspanyol savcılarının uyanacağı güne kadar.

.