'Buralılar' önce 'burayı' imha eder

Yeni Avrupa ırkçılığı Geriatrix'in yolunda: Yabancılar yabancı memleketlerinde kaldıkları sürece onlarla dost bile olabilirler, ama Avrupa'ya gelmesinler sakın!

Günümüz Avrupa ırkçılığını anlamak için geleneksel (18. yüzyıl sonu çıkışlı) genetik ırkçılık kavramının dışında düşünmeye başlamamız gerekiyor. Avrupa’da artık Nazi/neo-Nazi tipi, kan, genetik yapı ve kafatası temelli ırkçılık yerine hâkim olmaya başlayan şey, kültürel ve toprağa dayalı bir ırkçılık türü (ki biz Türkiyeliler bunu iyi tanırız aslında).
Avrupalı ırkçılar artık kimsenin kafatasını ölçmüyor, ‘Aryan’ olup olmadığına, sarışınlığına, boyuna bosuna bakmıyor. “Erken gelen oturur” mantığıyla, ‘buralı’ (yani ‘Avrupalı’) olup olmadığına bakıyor. Yalnızca kişilerin değil, düşüncelerin, inançların ve ideolojilerin de bir tür vizeye tabi olmasını istiyorlar yani.
Kuşkusuz bu tür bir ırkçılıkla mücadele etme konusunda biz Türkiyeliler biraz dezavantajlıyız; ne de olsa tarih boyunca Avrupa’nın kapılarını defalarca askeri güçle zorlamış bir kültürün evlatlarıyız. Hâlâ çoğumuz ‘Viyana’ denince mahcup bir tavırla başını önüne eğmek yerine, gururla göğsünü kabartıyor. Daha fetihçilikten, istediğini zorla almayı meşru sayan bir kabadayılıktan kendimizi tümüyle arındırabilmiş değiliz.
Biz değiliz de kendini ‘buralı’ sayan Avrupalı çok mu farklı? İngiltere Keltlerin olmalıydı, ama Kıta Avrupası’ndan gelen Saksonlarla Angloların askeri gücüne yenik düştü; Keltlerin dini ve kültürü zaten daha önce Romalılar tarafından darmadağın edilmişti. Orta Avrupa, kuzeyden gelen çeşitli Got ve Norman istilalarıyla şekillendi. Kuzey Amerika yerlileri kaç kişi kaldı Avrupalı istilasından sonra? İspanyol/Portekiz kıyımından sonra geriye ne kaldı Güney Amerika kültürlerinden?
Tarih istilaların, fetihlerin, ‘buralı’ olmayanların ‘buralı’ları ezip geçmesinin tarihi. Türkler Çinlileri, Moğollar Hintlileri, Hunlar Avrupa’yı, Oğuzlar Anadolu’yu çiğnemiş. Araplar Türkleri köleleştirmiş, İspanya’yı bile fethetmişler. Belki Osmanlı’nın sorunu bu fetihler dalgasını artık yeni bir dünyanın şekillenmeye çoktan başladığı 17. yüzyıl sonuna kadar sürdürmüş olması.
Ancak Avrupa’nın yabancı korkusunun ve ‘buralılık’ saplantısının temel simgesi hep ‘II. Viyana Kuşatması’ olagelmiş. Öcüler gelecek, şehirlerimizi alacak, kadınlarımıza tecavüz edecek, dinimize küfredecek, kiliselerimizi yıkacak. Son zamanlarda ise Müslümanların 1683’te zorla yapamadıklarını 20. yüzyılın sonundan başlayarak göçle yapmaya çalıştığını iddia eden yeni tür bir yabancı düşmanlığı türedi.
Bu tür korkular her zaman ‘haklı’ bir tarihsel nedene dayanır: İsrail devleti kontrolsüz zorbalığını Auschwitz ve Dachau ile gerekçelendirir. ABD’de yaygınlaşan ‘Meksikalı göçmen’ korkusunun ta gerisinde 1836 Alamo katliamı yatar. TC devleti bile 1915 Ermeni katliamını “Önce onlar bize saldırıp köylerimizi yaktılar, kadınlarımıza tecavüz ettiler, çocuklarımızı öldürdüler” diye gerekçelendirmeye çalışmıştır. Amerikalıların o meşhur ‘western’ filmleri, Amerikan yerlisi soykırımının aslında vahşi yerlilere karşı bir tür savunma olduğunu söylemeye çalışır.
En sevdiğim Asteriks karakterlerinden biri olan Geriatrix (Türkçe çevirilerden birinde Eskitopraks), “Sezar’ın Hediyesi” macerasında, “Beni bilirsin” der, “yabancılara karşı değilimdir. Üstelik en iyi dostlarımdan bazıları yabancıdır. Ama bu yabancılar bizim köyden değil”. Yeni Avrupa ırkçılığı Geriatrix’in yolundan gidiyor: Yabancılar yabancı memleketlerinde kaldıkları sürece onlarla dost bile olabilirler, ama Avrupa’ya gelmeye kalkmasınlar sakın!
Bu, ortalama Avrupalı ırkçının mantığı. Tabii bir de bunun zincirlik deli versiyonu var, son Norveç örneğinde görüldüğü gibi: Anders Behring Breivik, Müslümanlara o kadar kızmış, o kadar kızmış ki, toplam yetmiş beş Norveçliyi öldürmüş. Bu örnekten de görülebilir ki ‘öteki’ korkusu son derece köklü bir şey. ‘Öteki’ Müslüman olabilir, Arap ya da Türk olabilir, Fransız olabilir, İsveçli olabilir ve en nihayet, Breivik gibi düşünmeyen başka Norveçliler olabilir. Maksat ‘öteki’ni (herhangi bir sureti içinde) imha etmek, gerisi bahane. Kuşkusuz bunu bu kadar açıkça yapmak için Breivik gibi bir sosyopat olmak gerek, ama zaten sosyopati dediğiniz, egemen ideolojide içkin olan sapkınlığın su yüzüne çıkmasından başka nedir ki?
O yüzden, saplantılı bir ‘buralılık’, terör, yıldırma ve imhaya önce ‘buradan’ başlayacaktır.
Akif Beki’ye not:
Hayır, ne ilke ne de pratik politika açısından aynı şeyi söylüyoruz. Ben pozitif ayrımcılığa ve kotaya karşı değilim, sadece savunmuyorum. Bu ikisi de (sadece iki parametreyle düşünebilenler dışında) aynı şey değildir. Beki karşı, çünkü o zaten feminizmin temelindeki erkek egemenliği kavramının ‘modası geçmiş bir klişe’ olduğunu düşünüyor. Bense tam tersine, bugün her zamankinden daha çok radikal eleştiriye tabi tutulması gereken, temel bir kavram olduğuna inanıyorum. O ‘erkek egemen dil’ kavramını aynı mantıkla reddediyor, ben (Beki ve kendim de dahil) hiçbirimizin o dilden kurtulamadığımız kanaatindeyim. Yani kısacası, Beki’nin ‘pozitif ayrımcılık ve kota’ karşısındaki tavrı ‘Hayır’, benimkiyse ‘Yetmez ama Evet’!
“Ben feminist değilim” dediğim için bir dizi eleştiri aldım. Kendimi ‘Feministe feminist beğendirmek’ gibi bir başlıktan korumaya çalışıyordum.
Korkunun ecele faydası yokmuş demek ki! Ayrıca da ‘feministim’ dediğimde feminizmi kendimce tanımlamam gerekeceği için ve bunun da bir erkek olarak haddim olmadığına inandığımdan, bu konuda gayet çekimser davranırım zaten.
Son olarak, bir okur ‘merhamet’ kavramımdan gücenmiş, “Siz kim oluyorsunuz bize merhamet edecek” gibisinden. Özür dilerim, açıklamam gerekirdi. Ben ‘merhamet’i, hiyerarşik, yukarıdan aşağı yapılan bir şey olan ‘acıma’ kavramından farklı olarak, Latince compassio, bugünkü yaygın kullanımıyla ‘empati’ kavramı yerine, ‘ötekinin acısını/duygusunu paylaşmak’ anlamında kullanıyorum: Empati fazla ‘pop’laştığı ve aşındığı için.

.