'Eğiticinin kendisinin eğitilmesi gerektiğini...'

Sığınma evlerinin sayısını yüz kat arttıralım ama kadının bir erkeğin bağımlısı olmadan yaşayamayacağı inancı durdukça bu çözüm olabilir mi?

Din-Bir-Sen Genel Başkanı Lütfi Şenocak ağzını bir açtı, açtığına açacağına pişman oldu. Şikâyetçi değilim, pişmanlık güzel bir duygudur, yeteri kadar sık tekrarlanırsa insanı değiştirebilir, düzeltebilir bile.
Mütedeyyin kesim, kadına karşı şiddet ve tecavüz konusunda gelişen tartışmalardan huzursuz (‘Genç subaylar huzursuz’ gibi). Tam anlamıyla ‘Bizim çocuklar’ olarak görmeseler bile, ortak bir tarihten geldikleri, güçlü bir ünsiyete sahip oldukları AKP iktidarının bu konularda sık sık atmaya çalıştığı işgüzar adımlardan ürküyorlar, kaygılanıyorlar. Sonra da Şenocak gibi biri çıkıp, “Öyle ikide bir polis çağırarak, ayağa ya da bilmem nereye kelepçe takarak olmaz, bunlar kocayı daha fazla azdırır” gibi bir inci yumurtluyor, hemen günah keçisi oluveriyor.
İtirazım yok, olsun. Ama biz de eğri oturup doğru konuşmayı, en azından iğneyi kendimize batırmayı ihmal etmeyelim. Önce tecavüz sonra da aile içi şiddet konularına el attı AKP. İkisindeki önerilerinin toplamına bakarsanız, tek bir tarife uyuyor: Ultra-teknolojist Çakma Seküler. Birinde özel ilaçlarla tecavüz suçlularını geçici hadım etmek geldi akıllarına, ikincisinde ise saldırgan kocaya önce elektronik kelepçe takmaya kalktılar, sonra da polisi cep telefonunda tek tuşa bağlamaya. Ne kadar ‘modern’, ne kadar ‘teknolojik’ değil mi?
Lütfi Şenocak’ın söylediği şeyi, yani ‘Aile kurumunun kutsiyetini korumak’ adına birtakım (dini referanslı) hakemler tayin edip karı-kocaları ‘aile’ konusunda eğitme önerisini ciddiye almam mümkün değil. Marx’ın 1845’te söylediği şey tabii ki hâlâ geçerli (Gerçi o bunu o dönemdeki kalın kafalı materyalist doktrin için söylüyordu, ama olsun): Koşulları insanlar kendileri değiştirir, eğiticinin kendisinin eğitilmesi gerekir. Aile konusundaki eğitimi mahallenin imamına ya da filanca cemaatin önde gelen kişisine, hocaefendisine mi teslim edeceğiz? Onun eğitiminden emin miyiz? Onun aile hakkında yumurtlayacağı incileri kabule hazır mıyız? Kelin merhemi olsa başına sürer: O ‘eğiticinin’ aile hayatı ve kendi aile ilişkileri hakkında nasıl bir güven taşıyoruz? Karısı ikide bir sığınma evlerine kaçmıyorsa ya da polise şikâyette bulunmuyorsa, bunu o eğiticinin iyi bir aile babası olmasına mı, yoksa karısını başarıyla sindirmiş olmasına mı bağlamalıyız?
Ama hemen öbür tarafa da savrulmayalım. AKP teknolojik ve ‘modern’ görünümlü öneriler sunuyorsa, bunu modernizminden, kadınlara duyduğu saygıdan ya da eşitlikçiliğinden yapmıyor. AKP sadece Şenocak’ın daha yontulmuş versiyonu. Onun da derdi, kutsal aile kurumunu korumak. Ancak AKP kurmayları kitle iletişimi ve internet çağında mızrağı çuvala sığdıramayacaklarını bildiklerinden, tecavüz ve şiddetin en görünür örneklerini teknolojik/polisiye tedbirlerle denetim altına almayı, bu sayede de gerisinin eski tas eski hamam devam etmesini sağlamayı umuyorlar.
Ama maalesef, uzun vadede Şenocak’ın korktuğu olacak: En berbat örnekleri denetlemek amacıyla da olsa, polisi ve devleti aileye müdahil kılarsanız, ailenin en temel özelliği olan gizliliği, “Kol kırılır, yen içinde kalır” anlayışını da ister istemez tahrip edersiniz. AKP kurmayları tabii ki bunu amaçlamıyorlar ama ne yazık ki -kendilerine rağmen- buna yol açacaklar. Ki aslında buna da bir itirazım yok.
Kuşkusuz polisi aileye müdahil kılmak, kırk katır/kırk satır anlayışından farklı değil. ‘Eğiticinin kendisinin eğitilmesi’ gerekiyor da ‘güvenlikçinin kendisinden korunulması’ gerekmiyor mu? Kadını kocasından polis koruyacak da hepimizi polisten kim koruyacak? Kadını kurtarmaya ‘fedakârca’ koşan polislerin evlerinde neler oluyor biliyor muyuz? İlaçla ‘libidosu baskılanan’ adam, elektronik kelepçeyle karısından uzak tutulan koca, aile kurumunun daha çekirdeğinden çürümüş ve çürümekte olduğu gerçeğini değiştirecek mi?
Ya da daha beteri, sığınma evlerinin sayısını on kat, yüz kat arttıralım ama kadının bir erkeğin bağımlısı olmadan yaşayamayacağı inancını ortadan kaldırmadıkça bunun nihai bir çözüm olacağını gerçekten umuyor muyuz? Sığınma evleri geçici mekânlar; kadına babasının ya da kocasının evine dönmekten başka seçenekler yaratmadığımız sürece de ancak geçici çözüm olabilirler. Bununla yalnızca ‘ekonomik bağımsızlığı’ kastetmiyorum. Ekonomik gücü olan kadınlar da dayak yiyorlar, fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalıyorlar. Ekonomik bağımsızlık kültürel, psikolojik ve en nihayet cinsel bağımsızlıkla desteklenmedikçe hiçbir şeyi çözemez.
Tabii ki Akif Beki ile tartışırken söylediğim şey burada da geçerli: Yetmez ama evet: Sığınma evleri olsun, çoğalsın; polis aile içi şiddete müdahale edebilsin; gözü dönmüş koca ve eski kocaların o iktidarsız, çaresiz, gücü ancak silahsız ve sinmiş bir kadına yeten acınası şiddetine devlet müdahale etsin, kadınları korusun.
Evet ama yetmez: Bu çözümler ancak şiddet/karşı şiddet, bağımlılık/devlete bağımlılık, tecavüz/kastrasyon döngüleri yaratabilir, sorunu kökünden çözmez. O zaman da Lütfi Şenocak gibi kendini iyi niyetli zanneden muhafazakârlar bize bu çözümsüzlüğü işaret eder, işi imamlara, hocalara, ‘aile danışmanları’na bırakmamızı önerirler.
Oysa sorun şunu görmekte: “Kutsal ailenin sırrının dünyevi aile olduğu bir kez keşfedilince, bu dünyevi aile hem teorik hem de pratik olarak ilga edilmelidir.” (Marx, 1845, Feuerbach Üzerine Tezler)