Erkek egemenliği bir klişe midir?

Kurbanların pozitif ayrımcılığa tabi tutulmaları, onları ehliyetsiz bırakan erkek-egemen rejimin korunması/muhafaza edilmesi anlamına da gelebilir.

Eldeki malzeme şu: Oral Çalışlar’ın iki yazısı (8 ve 19 Temmuz) ve bir notu (12 Temmuz); Akif Beki’nin dört yazısı (9, 14, 16 ve 20 Temmuz); Ayşe Düzkan’ın mektubu (20 Temmuz).
Oral Çalışlar’a ilkede değilse de pratikte katıldığım için onu tartışmaya konu etmeyeceğim. Ayşe Düzkan’a da üslubundan değerlendirmesine kadar her noktada katıldığım için (ki geçmişimizi hatırlayanlar bunun pek seyrek görülen bir durum olduğunu bileceklerdir) sözüm yok. Ancak Akif Beki’nin biraz daha hırpalanması gerektiğini düşünüyorum. Yok öyle, “Kadınlara pozitif ayrımcılık, siyasi kota ve benzeri talepler, feminist hareketin önemli isimleri tarafından bile reddediliyor artık” gibi koskocaman bir iddia savurup, sonra üstüne gelinince özeleştiri yapmak ya da “Pardon, yanlış bilgi vermişim” demek yerine “Hırpalamayın beni” diye başını elleriyle korumaya alıp sinmek. 

Feminist hareketin önemli isimleri
Feminist hareketin önemli isimleri dedikten sonra (ya da önce) sayılanlar şunlar: Kenneth Minogue: Erkek, muhafazakâr, feminizmle histerik bir düşmanlık dışında ilişkisi yok. National Review: Muhafazakâr, akademik çevrelerde herhangi bir değeri olmayan dergi. Bu arada akademik çevreler derken solcu ya da feminist çevreleri kastetmiyorum ha; kurucusu William F. Buckley Jr. ABD’nin en çok alay konusu olan ‘muhafazakârıdır’; Kuzey Amerika yıllarımda televizyon programlarını izler, gülmekten çatlardım; muhafazakârın cahili pek komik oluyor. Esther Vilar: “Aslında uyanık ve kurnaz kadınlar erkekleri manipüle ediyor” gibi son derece özgün ve yaratıcı bir fikri ciddi bir tartışmaymış gibi yazdığı için hepimizin (yalnızca solcu ve feministlerin değil, birazcık ciddi bir biçimde bu konuya eğilenlerin de) neşe kaynağı olan muhafazakâr kadın ‘düşünür’. Camille Paglia: Kadın, feminizme eleştirel bakışıyla ünlenen, komik olmayan, ancak ‘feminist hareketin önemli ismi’ sayılması da mümkün olmayan yazar. Christina Hoff Sommers: Vilar’dan biraz daha fazla, Paglia’dan biraz daha az ciddiye alınası, muhafazakâr anti-feminist kadın yazar.
Akif Beki yalnızca bir yazar değil, gazeteci. Dolayısıyla yazdıklarının haber/bilgi değeri de olması gerekir. Yanlış bilgi verdiği zaman da bunu geri almak, doğru bilgiyi kendi vermese de en azından önünü açmak görevidir. Dolayısıyla, ben bir “Pardon” duyana kadar kendisini ‘hırpalamaya’ devam etmek niyetindeyim. 

El görüşüyle eleştiriye girmek
Şununla başlayayım: Bu kadar iddialı bir konuda bütün yumurtalarınızı başka bir yazarın küfesine yüklerseniz (bu örnekte Mustafa Armağan), onunla yaşar, onunla düşersiniz; ancak bu bir özür olamaz. “Vallahi alıntı yapıyordum” özrü, yazınızın üçte ikisi o alıntıdan oluşuyorsa geçerli değildir. Anladığım kadarıyla Armağan bir Zaman yazarı; adını ilk kez Beki’den duydum, dolayısıyla kapsamlı bir araştırma/eleştiri yapacak vaktim ve bilgim yok. Ancak Beki’nin aktardığı kadarında, adını zikrettiği yazarları (anlaşılması pek kolay olan Minogue hariç) pek anlamadığı, örneğin Paglia’nın her zamanki hicivli, ironik diliyle söylediği şeyleri politik önermeler sandığı görülüyor. Anlamama örneği: Christina Hoff Sommers’ın kitabının adı Feminizmi Kim Sattı değil Feminizmi Kim Çaldı (Who Stole Feminism) olacak; insan yazarın da İngilizce anlama kapasitesinden şüpheye düşüyor ister istemez.
Ve işin esasına geleyim: Beki bir noktada haklı: ‘Erkek egemenliği’ eleştirisi üzerine kurulu bir düşünce/eylem akımının kaçınılmaz sonucu ‘pozitif ayrımcılık ve siyasi kota’ değildir. Tam tersine, erkek egemenliği tarafından ‘ehliyetsizleştirilmiş’ kurbanların pozitif ayrımcılığa tabi tutulmaları, onları ehliyetsiz bırakan erkek-egemen rejimin korunması/muhafaza edilmesi anlamına da gelebilir. Dolayısıyla, bir açıdan bakıldığında bu talepler ‘muhafazakâr’ taleplerdir de. Beki gibi bir muhafazakârın işi bu yönünden görmesi beklenirdi, ancak maalesef erkek egemenliğine yönelik en küçük (reformcu) tehdit bile ‘erkek’lerimizi şiddetle öfkelendirdiği için bu ayrıntıyı kaçırmış.
Ben bir ilke olarak ‘pozitif ayrımcılık ve siyasi kota’dan yana değilim. Tam tersine, kadınları ‘ehliyetsiz’ kılan, yani yalnızca bilgi ve beceri edinmelerini engellemekle kalmayıp (ki bu zamanımızda artık aşınmaya başlamış bir durum), kendilerini ifade olanaklarını, kendilerine güvenlerini imha eden erkek-egemen sistemin radikal bir biçimde yıkılmasından yanayım (ama hemen belirteyim, zaten feminist de değilim, o yüzden yukarıdaki listeye dahil etmeyin beni). Ancak radikal değişimler bizim canımız istediğinde, tarihsel koşullardan bağımsız olarak zuhur etmedikleri için, o tarihsel koşullar ortaya çıkana kadar pratik olarak bu talepleri desteklerim. O yüzden de Oral Çalışlar’ın yazılarına katılıyorum.
‘Erkek egemenliği’ basit bir klişe değildir; diğer hayvan türlerinden farklı olarak, yavruları çaresiz doğan ve yıllarca böyle kalan insan dişilerinin, hamilelik/doğum/çocuk büyütme görevlerine mahkûm bırakılması gibi biyolojik (ama asla ‘esas’ olmayan) bir temel üzerine kurulu bir uygarlık rejimidir. İnsan uygarlığı adım adım dişilerinin bu mahkûmiyetten kurtulmasının maddi koşullarını yarattı (çocuk bakımının kolektifleşmesi, doğum kontrolü, en nihayet de ‘doğumun’ bile rahim-dışı yapılabilmesinin teknolojisinin bir adım ötemizde olması), ancak bir kere yapılaşmış olan erkek-egemen düzen, kadınların bu gelişmelerden yararlanmasını sistematik olarak engelledi. Önce kadını bilgisiz, becerisiz ve güvensiz bırakarak, bu yetmediğinde de şiddet uygulayarak.
Ben bunu yazarken televizyonda bir araştırma sonucu duyuruluyordu: Deneklerin (erkek, kadın karışık) yüzde otuzu kadına karşı şiddeti meşru görüyor. Bunlar dürüst olup söyleyebilenler. Söylemeden uygulayanların sayısını tahmin edebilir misiniz? Üstelik kadınların bir kısmı da meşru görüyor bunu: Birini dövmek bir şeydir, dayak yemesi gerektiğine ikna etmek ise bambaşka (ve çok daha beter) bir şeydir.
On sekiz yaşından küçük her altı çocuktan biri (ki bunların çoğunluğu kız), aile içinde cinsel taciz ya da tecavüze uğruyor. Klişe ha? Başınıza gelmeden o ‘klişenin’ ne kadar can yaktığını bilemezsiniz, ama ben merhametli bir insan olduğum için “Allah sizin başınıza da o klişeden versin” demeyeceğim. Ancak bu kadar rahat ve keyifli bir pozisyondan “şu klişedir, bunun modası geçmiştir, ona artık kimse inanmıyor zaten” diye esip savurmak, en iyi niyetli tabirle hunharlıktır, merhamet yoksunluğudur. Bunu ‘bilgi’ diye satmak ise, her şey bir yana, kötü gazeteciliktir.
Özür ise onurlu bir davranıştır.

.