Kurtlar, kuzu, demokrasi ve özgürlük

Demokrasi, iki kurtla bir kuzunun öğle yemeğinde ne yiyeceklerini oylamalarıdır. Özgürlük ise silahlanan kuzunun oylama sonucunu tartışmaya açmasıdır.

Şimdi aktaracağım söz ‘proletarya diktatörlüğü’nü savunan azılı bir komüniste ya da silahı ve şiddeti tek çözüm olarak gören gözü dönmüş bir teröriste ait değil. Tersine, bildiğimiz demokrat, hatta liberalizmin anayurdu kabul edilen Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babalarından Benjamin Franklin’e atfediliyor (ancak bu konuda epeyce tartışma olduğunu da söylemeden geçmeyeyim):
“Demokrasi, iki kurtla bir kuzunun öğle yemeğinde ne yiyeceklerini oylamalarıdır. Özgürlük ise silahlanan kuzunun oylama sonucunu tartışmaya açmasıdır.”
Gerçekten Franklin’e ait olsun olmasın, bu sözü en sık aktaranlar liberaller. Onların esas tartışması, basit çoğunluğun (bir kuzuya karşı iki kurt) bireyin haklarını (kuzunun yaşama hakkını) ilga etmek için kullanılamayacağı yönünde. Ancak her liberal tartışmada olduğu gibi, bu da kendi amacını aşan, liberalizmin sınırlarını zorlayan sonuçlara varıyor.
Diyelim Türkiye’de azınlık bir etnik grup var. Etnik çoğunluğu oluşturanlar, bir kanun çıkararak bu azınlığı toptan idam etme hakkına sahip midirler? Denecek ki, hayır. Zaten anayasalar bu tür şeyleri engellemek için var. Peki ya o çoğunluk anayasayı değiştirecek kadar büyükse? O zaman da devreye uluslararası kuruluşlar, BM ya da AİHM girebilir. Peki ya o büyük çoğunluğun temsilcileri buna da kulak asmazsa (şu anda Suriye’de olduğu gibi mesela)? O zaman da NATO operasyonlarına, uluslararası askeri müdahalelere (ya da düpedüz ‘demokrasi uğruna’ ABD müdahalesine) gelecek sıra. Onların da sorunu ne kadar çözebildiğini her gün izlemekteyiz.
Bu olası tepkiler listesinde eksik olan tek unsur, silahlı kuzu. Onu hiç hesaba katmıyoruz ya da katmak istemiyoruz.
Üstelik mesele, iki kurt artı bir kuzu aritmetiğinden biraz daha karmaşık. Diyelim kurtlar gene iki tane ama kuzular yüz tane. Oylamanın sonucu ne olacak? Kurtlar tarafından rüşvet verilen, satın alınan, sindirilen ve korkutulan kuzuların bir kısmı, aralarından birinin öğle yemeğinde yenmesi için oy kullanabilirler (“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”). Zaten ‘demokrasi tarihi’ dediğimiz şey tam da bunun ve o yılanın er geç size de dokunacağının hikâyesinden başka nedir ki? Ama hafızanın mekanizmaları kurtların elinde olduğu için, her kuzu kuşağı silbaştan yapar, bir önceki kuşağın kaderini unutur, kurtların gösterdiği yönde oy kullanır. Hafızasını kaybetmemekte direnen birkaç kuzu ise öğle yemeğinde yahni ya da kızartma olarak sofraya sürülür.
Ta ki kurtların elinde, diyelim bir ‘ekonomik kriz’ döneminde, rüşvet verecek güç kalmayana ya da iki kurt kendi aralarında uzlaşmaz bir kavgaya tutuşana kadar.
O zaman çaresiz kalan kuzuların bazıları silahlanır ama tüm bu tarihi hatırlayan, geçmişten ders çıkarabilecek kuzuların çoğu afiyetle yenmiş, kalanları da sözüne itibar edilmez hale gelmiş olduğu için yol gösterecek kimseleri olmaz. Kurtlar acilen arazi olur, ortadan kaybolurlar. O zaman da kuzular işe kendi ağıllarını yakarak, otladıkları çayırları ateşe vererek başlarlar. Birbirlerini öldürürler, birbirlerini kurt olmakla suçlarlar, yandaki otlaktaki kuzulara saldırırlar.
Toz duman dağıldığında kurtlar geri dönüp asayişi sağlarlar, bu anarşik olaylara karışanları cezalandırırlar, düzeni yeniden tesis ederler.
Aslında şu anda Londra’da olanları anlatıyorum deminden beri. Birleşik Krallık, Batı dünyasının tümüyle birlikte ciddi bir ekonomik krize adım adım yaklaşıyor. İktidardaki muhafazakâr hükümet bildiği tek tedbiri alıyor bu gelen krize karşı: Kamu harcamalarını kısıyor, öğrencilerin burslarını kesiyor, Birleşik Krallık tarihinin en adaletsiz gelir dağılımını ‘uygarlığın gereği’ olarak yutturmaya çalışıyor. İşsiz ya da son derece düşük gelirli gençlerin yaşadığı bölgelerdeki ‘gençlik merkezleri’ bile tek tek kapanıyor. Paradan geçtim, boş vakitlerini geçirme olanakları bile ellerinden alınıyor. Sonra polis içlerinden birini vuruyor ve ayaklanıyorlar. Ama hedeflerinde parlamento binası, Buckingham Sarayı ya da başbakanlık konutu yok. Güdümlü füzeye değil, yola öylesine yerleştirilmiş bir mayına benziyorlar. Patladıklarında yanlarında kim varsa onu imha ediyorlar; yanlarında ise küçük dükkân sahibi Türkler ve Kürtler, kapitalizmin diğer mağdurları var.
Tıpkı 2005 Parisi’nde Kuzey Afrika kökenli gençlerin, yaka yaka Fransız işçilerinin orta halli arabalarını yakmaları gibi, Londra/Hackney isyancıları da göçmen alt-orta sınıfın dükkânlarını yakıyor. Çünkü öfkelerini ne yapacaklarını bilmiyorlar ve öfkelerinin gerçek hedefleri ortalarda görünmüyor. Yol gösterecek kimseleri yok: Kendisine İşçi (aslında ‘Emek’) Partisi diyen parti onları Irak’ta haksız bir savaşa yollayıp kırdıralı topu topu on yıl geçti. Komünist ve sosyalistlerin hayalperest budalalardan ibaret olduğu yolundaki, devletin tüm olanaklarını kullanarak yapılan propaganda yüz elli yıldır o kadar etkili olmuş ki, o tarafa bakmıyorlar bile.
Oysa kurtlar bütün isyancı kuzuları yemeyi başaramadı. Kapitalizmin iki asırlık tarihinden canını ve hafızasını korumayı başararak çıkmış koyunlar var. En azından deneyimleri, anıları ve diğer otlaklardaki koyunlarla kurdukları ilişkilerle silahlılar.
Böyle zamanlarda bilge koyunlara danışmakta fayda vardır.