Sed quis custodiet ipsos custodes?

Kazayla İzmir'den Doğu Perinçek, İstanbul'dan da Tuncay Özkan seçilseydi bile, iki kere yutkunur, sonra da ikisinin de temsil hakkını savunurdum.

Juvenalis’in bu sözü üstüne konuşmaktan ve yazmaktan bıkmadım. Herhalde dünya bu dünya olarak kaldığı sürece de asla bıkmayacağım.
“Peki ama gözcüleri kim gözleyecek?” Juvenalis’in Hicivler kitabında geçer bu söz. Tam olarak benim anladığım şeyi mi kastetmiş, bilmek mümkün değil. Benim yorumum, bu sözün meritokratizmin, yani ‘layıklar yönetimi’ anlayışının eleştirisi olduğudur.
Meritokratizm, aristokratik ve demokratik anlayışların eşit bir biçimde karşısında durur. Aristokratik anlayış, yönetme hakkını kan bağına, akrabalık ilişkisine bağlıyor, babadan oğula devrediyordu. Bunun karşıtı olan demokratik anlayış ise yönetim hakkını yönetilecek olanların seçimine bırakmayı önerir.
Genetik bir yönetme hakkının savunulacak bir yanı olmadığı ortada. Ancak demokratik yönetimlerin de ne kadar sorunlu olduğu daha ‘Klasik Yunan’ demokrasisinden beri iyi bilinir: Yönetilenler kendilerini yönetecek kişileri akıl yürütme yoluyla, mantıklı kararlarla seçmezler. Kadim Yunan’da on binlerce, şimdilerde ise on milyonlarca insan farklı saiklerle, farklı nedenlerle birilerini yönetici yapmaya çalışır, sonuç bu farklı tercihlerin kör bir bileşkesi olarak ortaya çıkar. 

Karizmatik önderler
O zaman da görürüz ki seçilenler çoğunlukla en layıklar olmaz; en ‘karizmatik’ önderler, en inandırıcı yalanları söyleyenler ve demagoji sanatını en iyi becerenler olur.
İşte meritokrasi (‘layıklar yönetimi’) anlayışı bu iki yönetim biçimine de karşı ortaya çıkar. İlk ifadesini Platon’un Devlet’inde bulur, onu izleyen bin yıllar boyunca önce çeşitli ütopyalarla sonra da ‘modern hukuk devleti’ anlayışıyla varlığını sürdürür.
Örneğin, bizdeki 1961 Anayasası meritokratik bir anayasadır. 1950’lerdeki Demokrat Parti deneyiminden, halkı kendi başına bıraktığınızda ya davulcuya ya da zurnacıya varacağı dersini çıkaran Kemalist seçkinler, seçilmişlerin üzerine denetleyici olarak bir hukuk meritokrasisi yerleştirirler, bunu da askeri bir meritokrasi ile sağlama alırlar.
Bu mekanizmanın tek sorunu şudur: Peki ama gözcüleri kim gözleyecek?
Hukukçular bozulduğunda, askerler yoldan çıktığında ne yapacağız? 1961 yılından beri, yani tam yarım yüzyıldır Türkiye bu soruya cevap vermeye çalışıyor ve her sınavdan da (isterseniz seçimleri birer sınav olarak görebilirsiniz) çakıyor.
İşte 2011 sınavından da çaktık. Halk birilerini seçti ve Meclis’e gönderdi ama hukukçular halkın seçtiklerini bu defa ‘seçmece karpuz’ yöntemiyle bir kere daha seçiyor. Onun şu mahkûmiyeti, bunun şu davası, ötekinin tutukluluğu derken neredeyse on vekil Meclis’e gidememe tehdidiyle karşı karşıya.
Başından beri Ergenekon ve Balyoz davalarının haklı ve anlamlı davalar olduğunu düşündüm ve savundum. Ancak eğer kazayla İzmir’den Doğu Perinçek, İstanbul’dan da Tuncay Özkan seçilseydi bile, iki kere yutkunur, sonra da ikisinin de temsil hakkını savunurdum. Halkın çok akıllı, yargıçlarınsa aptal olduğunu düşündüğümden değil; Churchill’in “Demokrasi en kötü yönetim biçimidir, daha önce denenmiş yönetim biçimlerini saymazsak” sözüne samimiyetle inandığımdan.
Demokrasi tehlikeli, riskli, verimsiz bir yönetim biçimidir; ancak maalesef elimizde daha iyisi yok. O yüzden de halkın verdiği hakkı yasa yorumcularının geri alabileceğine inanmıyorum. 

Seçkinci adalet
Gene aynı nedenle düne kadar ‘askeri vesayetin’ ve seçkinci adalet müessesesinin en sıkı eleştirmeni gibi görünen AKP’nin, bu son durumu sükûnetle kabullenmesini, hatta Diyarbakır’da kucağına düşen o bir milletvekilliğine bile mal bulmuş mağribi gibi sarılmasını son derece samimiyetsiz buluyorum.
Gene aynı nedenle bağımsızların bu durumu protesto etmek için boykot kararı almalarını da anlıyorum.
Juvenalis’in Hicivler’inden başka bir alıntıyla bitireyim:
Summum crede nefas animam praeferre pudori et propter vitam vivendi perdere causas.
En büyük günah sayın hayatı şerefe tercih etmeyi.
Ve yaşamak uğruna, hayatı yaşanmaya değer kılan şeyleri feda etmeyi.
Belki de bağımsızlar bu dizeleri şöyle yorumluyorlardır:
En büyük günah sayın vekilliği şerefe tercih etmeyi.
Ve Meclis’e girmek uğruna, Meclis’i Meclis kılan şeyleri feda etmeyi.

.