Yerli adalet, yersiz uzun

Tutuklama yoluyla cezalandırma, Türkiye hukuk rejiminin ve adalet(sizlik) anlayışının özbeöz evladıdır.

Yemin Krizi’ nasıl çözülür tartışmaları uzar giderken işler döndü dolaştı tekrar ‘uzun tutukluluk süreleri’ meselesine vardı. Geçen günlerde iki hukuk profesörü dinledim iki ayrı televizyon programında. Biri aynı üniversite çatısı altında bulunmaktan gurur duyduğum Prof. Serap Yazıcı, diğeri ise CHP’nin bu konudaki ağır topu Prof. Süheyl Batum.
İki farklı hukukçu, iki farklı üslup, iki farklı adalet anlayışı. Serap Yazıcı, CHP’nin kestirmeci “Tutukluluk süresi iki yıla indirilsin” önerisinin sakıncalarını sıralayarak bu yolla cinayet zanlılarının bile (mesela yaşı tuttuğunda Ogün Samast’ın da) parlamentoya girerek paçayı kurtarabileceğine dikkat çekti.
Girer mi girer. Örneğin Mehmet Ali Ağca’nın ‘yanlışlıkla’ serbest bırakıldığı o birkaç günlük sürede Malatyaspor’un bir maçında stadyumdaki taraftarlar “Malatya’da doğdu / Papa’yı da vurdu / Helal olsun sana / Mehmet Ali Ağca” tezahüratı yapmışlardı. Malatya milletvekili Mehmet Ali Ağca... Olur mu olur. 

Tutukluluğun hukuksuzluğu
Batum ise karşısındakilerin “Şimdi mi aklınız başınıza geldi” sorularına sinirlenmek dışında pek bir şey söylemedi. Kendisini (biraz da gürültücü bir tavırla) suçlayan gazetecilere hakaretamiz cevaplar verip programdan kaçırmayı başardı. Ama sonuç aynı kaldı: Vicdan ve adalet arasında anlamlı bir denge kurulamadı, Balbayımızla Haberalımız çıksın da ne olursa olsun anlayışının ötesine geçilemedi.
Tutukluluğun polis ve savcının uyguladığı hukuksuz bir ceza yöntemi olduğunu bundan tam yirmi yıl önce yazmış olduğum için içim rahat. Vicdanım sızlamadan, geç kalmışlık hissine kapılmadan, ‘tutuklama’ uygulamasının Türkiye’deki öyküsünün dünya hukuk ve adalet tarihinin kara bir lekesi olduğunu söyleyebilirim. Ama bu ne AKP’nin bir icadı, ne de 12 Eylül rejiminin.
Tutuklama yoluyla cezalandırma, Türkiye hukuk rejiminin ve adalet(sizlik) anlayışının özbeöz evladıdır ve ilk günlerden beri de yakamızı bırakmamıştır. Çünkü:
1. Türkiye’de iddia ve hüküm erkleri birbirinden kesin çizgilerle (hatta muğlak çizgilerle bile) ayrılmamıştır. Savcı ve hâkim aynı kurum (HSYK) tarafından atanır, mahkeme salonunda yan yana, aynı yüce otorite konumunda otururlar, siz aşağılarda bir yerde savunma yapmaya çalışırken aralarında muhabbet edip dalga geçerler. Bu düzeni AKP getirmedi, ama tam da anayasanın ilgili maddelerini değiştirirken bu hilkat garibesi rejime son vermeyi aklının ucundan bile geçirmedi, vicdanlı bazı hukukçuların bu konudaki uyarıları karşısında kulağının üstüne yattı.
2. Türkiye’de hukuk kurumu inanılmaz bir yük altındadır; herkes herkesi dava eder, mahkeme, hâkim ve savcı sayısı yetersizdir. Her yıl bir sonraki yıla on binlerce dava devreder. Davalar uzadıkça uzar, uçsuz bucaksız maceralara dönüşür. Çoğu kez de suçluluğu ayan beyan ortada bir sürü insan, polis öğrenci dövmekle meşgul olduğu için delil toplayamadığından, delil yetersizliğinden beraat eder. Bunu pek iyi bilen ‘hukuk kurumu’, “Bari elimizdeyken azcık cezalandıralım” anlayışıyla, yerli yersiz herkesi tutuklar, davaları daha da uzatır, cezayı önceden verir.
3. Öte yandan bu yetersizliğin üstesinden gelmek için hiçbir şey yapılmaz. Çünkü Türkiye’de hukuk kurumu, bir aristokrasidir (bazen ‘jurokrasi’ de deniyor). Öyle herkesi arasına almaz, her hukuk mezununu hâkimle savcının birlikte işgal ettikleri o yüce kürsüye çıkarmaz. Yeteri kadar ‘layık’ bulamadığı için ortalık hukuk fakültesi mezunu kaynamasına rağmen, kadrolarının % 25’ini boş bırakır. Böylece (2006 itibarı ile) 20.000 kişiye bir hâkim, hâkim başına 852 dosya düşer.
Demek ki çözüm, kişiye özel olduğu kamufle edilmiş bir kararla tutukluluğun maksimum süresini kısaltmak değil, adalet sürecini hızlandırmak, hukuk kurumunun seçkinci yapısını kökünden değiştirmektir. Ama AKP de bunu yapmaya niyetli değil: O sadece kendi hukuk aristokrasisini yaratmaya çalışıyor, dolayısıyla da yapıyı olduğu gibi bırakmaya çoktan razı.
O zaman da olan, tek tek adlarını bile unutmaya başladığımız KCK tutuklusu milletvekillerine oluyor. Hatırlatmak babından: Selma Irmak, Kemal Aktaş, Faysal Sarıyıldız, İbrahim Ayhan ve Gülser Yıldırım. BDP dışında herkesin tanrılara kurban vermeye teşne olduğu Hatip Dicle var ki, onun durumu başka bir yazının konusu.

.