Gulyabani gayrimenkule karşı

'Boo-gey-man' (Karabasan) adlı bir korku filmi oynuyor. Benim beğenip beğenmemem çok da önemli değil, çünkü bu hayatta şunu öğrendim ki herkesin beğenisi kendine.

'Boo-gey-man' (Karabasan) adlı bir korku filmi oynuyor. Benim beğenip beğenmemem çok da önemli değil, çünkü bu hayatta şunu öğrendim ki herkesin beğenisi kendine. Birinin şiddetle nefret ettiği bazı şeylere kimileri tapıyorlar, bazılarının yere göğe sığdıramadığı şeyler de diğerlerinin midesini bulandırıyor. Dünyada ilk kez yapılmış bu saptamadan sonra gelelim 'Boogeyman'a. Çocukken münasebetsiz büyüklerimizin bizi korkuttuğu ve nice küçüğe uykusuzluk, tırnak yeme, kâbuslar ve gece işemeleri olarak dönen hayali yaratıklara Batılı kaynakların verdiği ad, Boogeyman. Dilimize ve kendi kültürümüze çevirecek olursak, öcü ya da gulyabani diyebiliriz. Bir de kara kancolos diye birini daha hatırlıyorum ama onu kafamda tam olarak canlandıramıyorum. Yine de bizim çocukluğumuzdaki korkular daha masumdu. En azından büyüdüğümüz zaman onların, ya tamamen hayal ürünü olduklarını ya da o kadar korkulacak yaratıklar olmadığını görüyorduk. Öcü, vampir, kurt adam, hayalet, iğneci teyze, sünnetçi amca, bohçacı kadın bizim kuşağın korku figürleriydi. Büyüdükçe, bunların üzerimdeki etkileri azaldı, hatta yok oldu. Asıl korkularım hayatla daha birebir ilişkili, gerçek olanlarıydı. Örneğin, annemin kabul günü korkum vardı. Gelen misafirlere yetmeyecek diye yaptığı kek, börek ve kurabiyeleri benim ve kardeşimin talanından korumak için saklardı. Bense bütün bunları o kadın sürüsü yiyecek ve bana bir tane bile kalmayacak korkusu yaşardım. Hâlâ iliklerime dek hissederim bu endişeyi. Bir de havası kaçmış gazoz korkum olduğunu hatırlıyorum. O yaşlarda gazozu içmek kadar, şişenin ağzını başparmakla kapatıp çalkalayarak başkasına püskürtmek de çok zevkliydi. Yine böyle bir gazoz savaşında benim gazozumun havası kaçmış olduğu için köpürmedi ve düşman ateşi karşısında çaresiz kaldım. Şimdi bile içtiğim meşrubatların gazını kontrol ediyor olmamın kökeninde o korku yatar.
Her şey gibi eski korkularımız da daha masum ve safiyane idi ama şimdi durum değişti. Zavallı çocuklarımızın başına farklı farklı bir sürü korku musallat edildi. Mesela benim oğlumun en büyük korkularından birisi 'ekran kartı korkusu.' Aldığı bir oyun CD'sinin, bilgisayarın ekran kartı yüzünden açılmayacağı endişesini taşımak onu kemiriyor. Havuz problemleri bizim çocukluğu-muzun da korkuları arasındaydı ama şimdikilere bir de LGS'yi kazanamama korkusu eklendi. Ve tabii daha sosyolojik korkular da oluştu. Annemle babam ayrılırlar mı, annem 'Kadının Sesi' programına çıkıp babamı şikâyet eder mi, babam 'İkinci Bahar' yarışmasına katılıp başka kadınlarla fingirder mi?.. Ve sadece çocuklarla sınırlı kalmayıp toplumun yetişkin kesimlerine de sirayet eden korkularımız. Dört kişilik bir ailenin mutfak masrafı korkusu, kişi başına düşen milli gelir ya benim başıma düşmezse korkusu. Ve biraz gulyabani korkusunu andıran gayrimenkul korkusu. Ya kendime ait bir gayrimenkul alamazsam... Ya, olan gayrimenkulumu satmak zorunda kalırsam...