1984'ü unutamadık gitti

1984 romanının sık sık gündeme gelip neredeyse bir bir totalitarizm klişesine dönüşmesinin kabahati ne yazarında, ne de bizde...
1984'ü unutamadık gitti

George Orwell’in ünlü romanını sık sık anıyor olmamızda, ‘1984’ ve ‘Büyük Birader’ laflarını neredeyse birer klişeye dönüştürmemizde ne yazarın ne de bizim bir kabahatimiz var. Hepimizin ortak belası totaliter yönetimler, yöneticiler yüzünden oluyor bütün bunlar. Kitabın adını ilk duyduğumda sene 1984’tü ve herkes yine ‘ne kadar da güncel’ olduğundan söz ediyordu. Ne de olsa 12 Eylül dönemi ve yine bir ‘büyük gözaltı’ yaşıyorduk. Okul kütüphanesinde bulup okuduğum 1984’ü geçen yıl yeni çevirisinden tekrar okudum. Çevirmen Celal Üster önsözde “1984’te anlatılan toplum düzeni güç ve iktidarın sınırsızca uygulandığı bir ‘büyük gözaltı’dır” diye yazmış.

Okyanusya’nın Arşiv Dairesi’nde çalışan Winston Smith’in gönülsüzce parçası olduğu sistem partinin ve onun ölümsüz lideri Büyük Birader’in mutlak iktidarına dayanır. Evlerin başköşesindeki tele ekranlar vatandaşları hem izler hem de onlara talimatlar yağdırır. Gerçek, her gün yeniden değişir. Mesela bir zamanlar dost oldukları Avrasya düşmanları olunca arşivler yeniden düzenlenir, eski gazeteler yeniden basılır ve geride hiçbir iz kalmaz. Varlık Bakanlığı sürekli ‘yeni, mutlu yaşam’dan bahseder, ‘iki dakika nefret’ molalarında toplum düşmanı olarak gösterilenlere karşı hep birlikte kolektif histeri nöbetleri geçirilir. Sonsuza kadar iktidarda kalmak isteyen parti, insanların aklını dönüştürmeyi ister. Yeni söylem, ‘çift düşün’ gibi kavramlarla onları, ‘iki kere iki’nin beş ettiğine’ bir şekilde ikna eder. Winston’ın beynini temizleme görevini üstlenen O’Brian’ın açıkça anlattığı gibi, Okyanusya’yı yöneten parti, Alman Nazileri ve Rus komünistlerinden daha ileri bir noktadadır. Çünkü bu parti iktidarı sadece iktidar için istediğini gayet iyi bilmektedir. “Bizi ilgilendiren yalnızca iktidardır. Servet, lüks, uzun yaşamak ya da mutluluk değil, yalnızca iktidar, salt iktidar.”

Kitap yayınlandığı 40’lı yıllarda Stalin sosyalizminin eleştirisi olarak algılanmıştı. Ama bugün kitabı okumuş olsun ya da olmasın herkes çok daha iyi biliyor ki 1984 bütün totaliter yönetimlere yönelik yazılmış en etkili anti ütopyadır.

İşte bu nedenle internet yasası, MİT yasası ve tüm diğer şeyleri ‘TC 1984’ başlığı altında toplayan Radikal’in cuma günkü birinci sayfası hepimize iyi geldi.

Yıldız Holding, Baksı’nın sponsoru oldu
Hüsamettin Koçan, Baksı Müzesi Avrupa Konseyi 2014 Yılı Avrupa Müze Ödülü’nü kazandığında, “Baksı için yeni bir dönem başlıyor” demişti. Hakikaten öyle oldu. Bu ödül Bayburt’un Bayraktar köyündeki Baksı Müzesi’ne yönelik algıyı değiştirdi. Çılgın bir ressamın, bin bir emekle gerçekleştirdiği hayali olarak saygı gören Baksı, şimdi Avrupa’daki birçok rakibini geride bırakan mükemmel bir müze olarak tescillenmiş vaziyette.

Hüsamettin Koçan “Artık hayatımız daha kolay olacak” diyordu, çünkü ödül açıklanır açıklanmaz destek telefonları almaya başlamıştı. O görüşmelerden biri sonuçlandı ve memleketin güçlü gruplarından biri Baksı Müzesi’nin sponsoru oldu. Ülker grubu diye de bilinen Yıldız Holding, iki yıl süreyle Baksı Müzesi’ni destekleyecek. Hüsamettin Koçan, Yıldız Holding’le daha önce de işbirliği yapmış, birlikte çocuk
atölyeleri düzenlemişlerdi. Bu kez daha kurumsal bir destek söz konusu.

8 Mayıs’ta Strasbourg’daki Avrupa Parlametosu’nda Baksı’nın ödül töreni var. Giden bilir, kelimenin gerçek anlamıyla ‘dağ başındaki’ Baksı Müzesi, sergi salonları, konuk evleri hatta bahçe düzenlemesi vesaire ile kusursuz bir mekândır. Koleksiyonu, kütüphanesi, çalışan atölyeleriyle yaşayan bir müze. Şimdi eksik parça da tamamlandı ve Baksı, sponsoru, uluslararası bağıntılarıyla dört başı mamur bir sanat kurumu oldu.

Çağdaş sanatın halk kahramanı
Kahvaltı masasında oturup kızlarına Şehzade Mustafa’nın ödürülüşünü anlatan o anne var ya, mesela Arter’deki Marc Quinn sergisini gezse ve anlatsa istiyorum.

Dünyanın en meşhur ve sofistike sanatçılarını sanat izleyicisi olmayan insanlarla buluşturan Arter, benim gözümde tam bir halk kahramanı. İstiklâl Caddesi’nin her tür insanı orada. Bir cuma akşamı, kapanışa yarım saat kala, Marc Quinn sergisini ‘bu ne yahu’ diye söylenen delikanlılarla, kandan büstü inceleyen teyzeler, hiper gerçekçi et tablosuna kıkırdayarak bakan çiftler, transseksüel ikilinin bronz heykeliyle poz veren kızlarla birlikte gezdim. Herkesin habire her şeyin fotoğrafını çekip bir şeylerle poz verdiği, bazen bir videonun heyecanına
kapılıp “Aman aman” diye bağırdığı alışılmadık bir sanat galerisi. Önemli sanatçıların ‘görselliği kuvvetli’ işlerini getirip kendi izleyicisini oluşturuyor. Herkesin yapmak istediği şeyi, yani sıradan insanı çağdaş sanatla buluşturmayı, en çok burası başarıyor.