Anish Kapoor'un İstanbul heyecanı

Eylülde Sabancı Müzesi'nde açılacak sergisinden önce Anish Kapoor'la Londra'da buluştuk. 'Oyun alanım' dediği atölyesini gezdik. Sanatçı, "İstanbul'da sergi açmak zevkli bir iş, özellikle bu değişim zamanında" diyor.
Anish Kapoor'un İstanbul heyecanı

Güney Londra’da, Farmers Road’daki eski bir fabrika binası. Çatısında eski işlevinden kalmış bir yazı duruyor: Dennison Kett Co. Burası günümüz sanatının süper starlarından Anish Kapoor’un atölyesi. Dünyanın dört bir yanında sergiler açan, kamusal alanlara devasa heykeller yapan bir sanatçının atölyesi gerçekten bir fabrika gibi. Anish Kapoor burayı altı bölüme ayırmış. Her birinde farklı bir malzeme ve seri üzerine çalışılıyor. Atölyesi onun düşüncelerini olgunlaştırıp, merakının sınırlarını zorladığı oyun alanı. “Ben burada renk ve biçimlerle oynuyorum” diyor.

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde eylülde açılacak sergiyle ilgili hazırlıkları görmek üzere buradayız. İstanbul Bienali ile eşzamanlı gerçekleşecek serginin sponsoru bu yıl 65’inci yılını kutlayan Akbank. Anish Kapoor’un işleri Sabancı Müzesi’nin içine, bahçesine yayılmakla kalmayıp Beyoğlu’na da sıçrayacak; Akbank Sanat da 20’nci yaşını Anish Kapoor ile kutlayacak.

Önünde konteynirlerin, kırık dökük malzemenin beklediği atölyeye giriyoruz. Çok iyi tanıdığımız Anish Kapoor formlarının ham hallerini çağrıştıran kalıplar, iskeletler… Boya, ahşap ve plastik karışımı bir koku. Biraz sonra yanında Norman Rosenthal ile Anish Kapoor yanımıza geliyor. Norman Rosenthal, 30 yıldan uzun bir süre Royal Academy’yi yönetmiş efsane bir isim. İstanbul’daki Anish Kapoor sergisinin küratörü de o olacak.

Rosenthal bize hemen Anish Kapoor’u takdim ediyor. Kendisini anlatmayı sevmeyen bir sanatçı olduğunu (tevazuu hakkında işittiklerimizi doğrulayan bir söz), atölyesine de öyle kolay kolay ziyaretçi kabul etmediğini söylüyor. Açıkça ‘pek ayrıcalıklı’ insanlar olduğumuzu dinliyor ve buna hemen inanıyoruz. Rosenthal, Anish Kapoor’un retrospektif sergi açmadığını, her sergisinin yeni bir fikir içerdiğini söylüyor. Dolayısıyla İstanbul sergisi Kapoor’un kariyerinden çeşitli örnekler içeren bir karma olmayacak. Evet, aynaları, içbükey başka heykellerini göreceğiz ama serginin sürprizi sanatçının yıllardır üzerinde çalıştığı ama hiç ortaya çıkarmadığı tonlarca ağırlıktaki büyük taş heykelleri olacak. Onlar da tüm diğer işleri gibi Kapoor’un kendine özgü formuyla şekillenmiş. Rosenthal bu formun ‘zaman dışı’ olduğununa işaret ediyor: “Belki de bir milyon yaşındalar… ya da çağdaş olabilirler.”

Anish Kapoor, işlerini uzun zaman üzerinde çalışıp fikirleri ve formları olgunlaştırarak ortayla çıkartan bir sanatçı. Kendi kişisel deneyimine ve tarihine güveniyor, son kararlar hep kendi deyişiyle ‘30 yıllık deneyimle’ veriliyor. Ama tesadüflere de inanan bir yanı var; gezi boyunca öğreneceğiz; en sevdiği söz ‘bakalım, göreceğiz’.

“Biz burada imalat yapmıyoruz, o iş fabrikada olur” diyor, “Ben burada, ekibimle birlikte bir şeyleri deniyorum. Otuza yakın kişi çalışıyor. Heykel yapmak çok uzun zaman alır. Bu bir süreç. Burada çalışacak kişilere ‘Bu bir iş değil, bir misyon, eğer misyona angaje olmak istiyorsanız gelin’ derim.” Bu noktada Norman Rosenthal söze giriyor ve Anish’le çalışmanın nasıl sürprizli olduğunu, nasıl bir sergi çıkacağını asla son dakikaya kadar bilemeyeceğini, belki de işin en güzel yanının bu olduğunu anlatıyor. Nazan Ölçer dahil herkes bu sözlere kahkahalarla gülüyor…

Anish Kapoor, bizi heyecanla başka bir bölüme alıyor. Çimentoyu akıtıp dondurarak yaptığı tuhaf formlar var. Çimentonun sıvıdan katıya geçişi, malzemenin hızlı dönüşümü ilgisini çekiyor. Üzerinde çalıştığı heykellerden birinin önünde duruyoruz, o anlatıyor: “Bu bitmiş bir iş mi? Bilmiyorum. Ben ihtimallerle ilgileniyorum. Bunun hafızayla ilgilisi var. Biz bir yerlerden bir şeyleri çağırırız. Ben o bir şeylerin bana geldiği, bana yaklaştığı anla ilgiliyim. İşte o zaman bir şeyler oluyor. Bu sınırda bir hal; nesne anlamsız bir malzeme olmakla mitolojik ya da hatıralar dünyasının muhtemel referanslarına sahip olmak arasında gidip geliyor... Tabii ki renk de çok önemli. Zaten ben atölyede form ve renkle bir oyun oynarım.”

Gökyüzünde bahçe
Ve aniden ‘haydi’ deyip bizi bir başka alana alıyor. Burası biraz daha bitmiş işlerin yer aldığı bir tür ‘show room’. Girişte mermer heykeller bekliyor. İşte İstanbul’a gelecek olan işlerden bazıları. Şeffaf mermer, artık aşina olduğumuz biyomorfolojik, yani doğal formlara yakın bir yumuşaklıkta yontulmuş. Onların arkasında, masalarda birtakım çok büyük kamusal alan projeleri ve duvarlarda ünlü içbükey heykelleri. Burada resim çekmek yasak. Çünkü bize göstermekten çekinmese de gökyüzüne bahçe kurmayı hedefleyen yeni projesinin ortalarda gezmesini istemiyor. İşlerinin nasıl ortaya çıktığını anlatıyor: “Tekrar etmek sürecin çok önemli bir parçası. Ben bu işleri tekrar tekrar tekrar yaparım. Bu tekrardan aynı şeyi yapmak değildir ama her biri yeni bir versiyondur. Bu süreçte yeni şeyler filizlenir. Mesela birçok ayna işim var. Hepsi birbirinden farklıdır ama aslında hepsi tek bir fikrin versiyonlarıdır; müzik gibi.” Ahu Antmen duvarda bir-iki örneği olan resimlerini soruyor: “30 yıldır yapıyorum ama hiç sergilemedim. Sergilemeye de pek niyetim yok, bakalım göreceğiz” diye yanıtlıyor.

Sonra heyecanla, önündekibahçeyi yansıtacak 30 metre boyundaki dev aynayı gösteren maketin başına geçip anlatmaya başlıyor: “Burada fikir gökyüzünde bir bahçe elde etmek. Bu her şeyin iç içe geçtiği, karıştığı bir boşluk. Bakalım göreceğiz. Bütün bir alanı, mekânı görsel, sosyal özellikleriyle düşünmek gerekiyor. Zaten heykelle meselemiz bu, her şeyle alakalı olmak zorunda. Bu bir plazanın ortasına bir heykel koyuvermek gibi bir şey değil. Meslektaşım Henry Moore’un mesela büyük problemleri var. Plazanın ortasına konmuş bir iş, neye yarar? Ben böyle bir dekoratif kullanım istemem mesela. Fiziksel ve sosyal alan önemli. Onunla bir ilişkiye geçmeli.”

Ardından bir kez daha ‘haydi’ diyor, Taş Atölyesi’ni görelim. Otobüslere doluşup biraz gidiyoruz. Pink Floyd albümünün kapağından tanıdığımız terk edilmiş enerji santralıinın yakınlarında, belli ki 19. asırdan kalma taş bir demiryolu köprüsünün altına gizlenmiş taş atölyesine varıyoruz. Tren gürültüleri altında sohbete devam ediyoruz.

‘Kötü bir yontucuyum’
Tabii yine ilk sözü Norman Rosenthal alıyor ve bu mekâna ilk giren gazetecilerin bizler olduğunu, sanatçının sadece yakın arkadaşlarını getirdiği bir yerde bulunduğumuzu anlatıyor. Taş atölyesi neredeyse yirmi yıllık bir mekân. “Ben kötü bir yontucuyum” diyen Anish Kapoor bu mekânı kurduktan sonra profesyonel yontucularla çalışmaya koyulmuş. Ayda birkaç kez uğradığı mekânda kimi üç kimi bir buçuk yılda yapılmış heykeller var. Antik heykel atölyeleri gibi aslında, ne teknoloji ne de başka bir şey görünüyor etrafta; güçlü kuvvetli, beyaz toza bulanmış üç adam; o kadar…

“Burada pek çok farklı iş var” diye anlatıyor. “Mesela şu içinde sütun olan parça ya da şu hamile olanı. Burası için ‘taşın içinde gizli olan objeler mekânı’ diyebiliriz. Taş bir malzemedir ve ondan bir şey yapılır. Ben ondan bir şey yapmak değil ama onun içinden bir şey çıkarmak, onunla bir şey yapmakla ilgiliyim. Taşla çalışmak zor. Ama iyi yanı bütün malzeme burada. Diğerlerinden farklı malzemeyi buraya koyuyorsun ve çalışıyorsun. Tabii hacim, ağırlık, büyüklük, hepsi çok farklı. Eğer taşla çalışıyorsan onun antik olduğunu da bilmen gerekiyor. Çok çok eski bir tarihi var. Çok tuhaf bir malzeme, hem berbat bir kitsch geçmişi var hem harika bir klasik hem zor bir modern.” Peki bugüne kadar neden sergilemedi sorusuna: “Bir bütünün vücuda gelmesini bekledim; göreceğiz” diye cevap veriyor.

“Bu işlerin İstanbul’la bir ilgisi yok. Norman önerdi, benim de aklıma yattı, yapmak istediğime karar verdim, doğru olduğunu düşündüm ve getirmeye karar verdim. İlk İstanbul Bienali’nde bir işim vardı. Şimdi tekrar İstanbul’da olmak güzel tabii…”

İstanbul’da sergi açmak fikri onu heyecanlandırıyor. Aktivist bir yanı da var, son yıllarda yaptığı en popüler işlerden biri Ai Weiwei’ye destek vermek için dünyanın her yerinde gangnam dansı yapan insanlar videosu. “İstanbul’a birkaç kez geldim, bu şehri hep sevdim. Orada bir şeyler yapmak zevkli, özellikle bu değişim zamanında” diyor. Evet, Gezi Direnişi’nden haberi var, etkilenmiş, bunu anlıyoruz. “İşler nereye giderse gitsin, siyasal iklim ne olursa olsun ruhsal bir değişim yaşanıyor” diyor.

Bize Ayasofya’daki dilek sütunundan etkilendiği dev taş heykeli gösteriyor. Onun da İstanbul’da sergileneceğini öğreniyoruz. Hatıra fotoğrafımızı çektirip vedalaşıyor ve onu, heykellerin çevresinde dolanıp, yontucularla konuşmaya dalmış vaziyette bırakıp çıkıyoruz.

Anish Kapoor heykelleri Sabancı’ya nasıl sığacak?
Bu sorunun cevabını herkes merak ediyor. Öncelikle öyle devasa heykeller gelmeyecek, onu söyleyelim. Ama gelen heykellerin de her biri tonlarca ağırlıkta olanları var ki, bunları taşımak her bina için mesele. Londra’da bizimle birlikte Sabancı Müzesi’nin teknik ekibi de vardı. Binanın kapasitesine uygun bir yerleştirme için uğraşıyorlar ya da sanatçının isteklerine göre kapasiteyi artırmak için. Mesela çok ağır ve büyük pek çok eser bahçeye yerleştirilecek. Onlar için özel betonlar dökülüp yerlerinde sağlam durmaları için çaba harcanıyor. Beyoğlu’ndaki Akbank Sanat’ın ise özellikle giriş katı kullanılacak.