Anne koş, milli irade geldi!

Antonio Cosentino ve Extramücadele'nin 'Anne Ben Beton Dökmeye Gidiyorum' başlıklı sergisi Studio X'te sürüyor. Cosentino, sergideki fotoğraflarında İstanbul'un yıkık dökük, kirli ve karman çorman gerçekliğine bakıyor. Extramücadele'nin "Anne Milli İrade Gelmiş..." diye başlayan işleri sadece isimleriyle bile şiddetli bir açıksözlülüğe sahip.
Anne koş, milli irade geldi!

Zamanımızın ruhu, hiç tartışmasız kentsel dönüşüm. Orhan Pamuk romanlarından, güncel sanat sergilerine kadar sanatın her alanında da o var. Ya da ben ondan başka bir şey göremez hale geldim...
Antonio Cosentino ve Extramücadele’nin birlikte açtığı sergi, şüpheye yer bırakmayacak şekilde bu mevzuyla ilgili. Studio X’deki serginin adı ‘Anne Ben Beton Dökmeye Gidiyorum’. İçeriği ise gayet iddialı, hatta provakatif.
Farklı dillere sahip iki sanatçı Antonio Cosentino ve Extramücadele. Cosentino, 90’ların ikinci yarısından itibaren çok etkili olan Hafriyat grubunun kurucularından. Onu kentin merkezine değil çevresine bakan yığın yığın evlerin, tozlu sokakların, eski püskü kamyonların, hayatların ressamı olarak tanıyoruz. Nitekim gruba ‘Hafriyat’ adını vermeleri de bir tesadüf değildi. 2010’larda artık ‘zamanın ruhu’ halini alan dönüşüm ve değişimi daha 90’lardan görüp odaklanmış bir sanatçı gurubu söz konusu olan.

Cosentino, son bir kaç yılda yağlı boyayla birlikte ‘teneke’yi de malzemeleri arasına kattı. Stelyanos Hrisopulos Gemisi’ni yaptı, hatta ‘Teneke Şehir’i üretti. Sergisinde kocaman ışıklandırılmış bir banliyö treniyle karşımızda. Çok eskiden Kapalıçarşı’ya çalışmaya giderken her gün bindiği trenin kişisel hikayesinde özel bir yeri var. Zaten bu sergide onun iyi bildiğimiz resimlerinin arkasındaki görüntü hazinesini ortaya koyuyor. ‘İstanbul Atlası’ adını verdiği, bizzat kendisi tarafından çekilmiş 50 bin dia ve dijital kent fotoğrafından seçtikleriyle katılıyor Cosentino sergiye. Uzun yıllar boyu, elinde fotoğraf makinesi bir kent gezgini olarak arka sokaklarında dolaştığı İstanbul’u anlatan fotoğraflar bunlar. Ama öyle pırıltılı değil tam tersine ille de yıkık dökük, kirli ve karman çorman bir İstanbul bu. Aslında kentin büyük bölümü böyle ve aslında Cosentino ile aynı kulvarda yüzen birkaç güncel sanatçı dışında sanatçıların her daim sırtını döndüğü bir görüntü bu.

Cosentino’nun konusu ‘gecekondu’ değil, hemen bunu söylemek gerek. Toplumsal eşitsizlikleri göstermek, toplumcu gerçekçi bir tavır takınmakla ilgisi yok bu resmin. Bu manzarayı, kendi estetiğini başka bir yerde aramak, kentle daha sağlam ve gerçek bir ilişki kurup onun çirkinliğinden ya da karmaşasından kendi estetiğini çıkartmakla, buradaki hayatı göstermekle alakalı bir resim.
Cosentino’yla galeride karşılaştığımda uzun uzun bu fotoğraflardan konuştuk. İstanbul’la ilgili pek çok sanatçının hep Boğaziçi’ne baktığını, sırtını kentin gerçekliğine döndüğünü anlattı. Haklı. Bugün gökdelenlerin yırttığı, başkalaşarak dönüşen İstanbul’u doğru görebilmek için aslında Boğaz’a sırtınızı dönmeniz yeter. O zaman göreceğiniz yığın yığın apartmanların kapladığı tepeler, aslında İstanbul’un gerçek güzelliğidir. Başka bir benzeri olmayan, bizim yarattığımız ve ait olduğumuz kent bu. Son sürat değişimin, kentsel dönüşümün travması da buradan kaynaklanıyor; yıkılan binalar ve sokaklarla hafıza da sıfırlanıyor, aidiyet anlamsızlaşıyor.
Aslında bu durum İstanbul’un kaderi gibi… Burası büyük dönüşümleri iyi tanıyan bir kent... Ahşap evlerden oluşan yığını büyük cami kubbelerinin araladığı tarihi İstanbul görüntüsü, dün yerini sefer tası gibi apartmanlar denizine bırakmıştı; yarın da beyaz postmodern cepheli apartmanların AVM’lerle sırt sırta verdiği ve hepsini gökdelenlerin delip yükseldiği bir başka karmaşaya dönüşecek. Dolayısıyla Cosentino’nun fotoğraflarında, bütün bu inşaat deliliğini eleştiren bir yan olduğu kadar, İstanbul’u bu çirkinliğiyle sevdiğimiz gerçeğini hatırlatan şiddetli bir dürüstlük de var.

MİLLİ MARŞA KARŞI MİLLİ ZORT!
Extramücadele’nin (Mehmed Erdener) işleri ise şiddetli bir açıksözlülüğe sahip. Extramücadele, Antonio Cosentino’nun fotoğrafını çekip, resmini yapıp anlattığı bu karmakarışık kentin parksız, kütüphanesiz kalmış çocukları için bir fantezi kuruyor. Kentin üstünde asılı, birbirine koridorla bağlı üç küre hayal ediyor. Okuyan Kütüphane, Çoklu Tapınak ve Milli Zort. Kütüphane, Borgessvari bir mekan. Dünya edebiyatının en güzel ‘paragrafları’ var burada. Tapınak’ta tüm dinler sembolleri ve bilgileriyle yer alıyor ama içeride Beatles dinleniyor! Milli Zort ise farklı osuruk sesleriyle milli marşların dinlenebildiği bir yer.
Bu üç kürenin bir ortak özelliği de içindeki seslerin ‘cami hoparlörü’ gibi bir sitemle dışarı verilmesi. Gündelik hayatı kuşatan milliyetçilik ve dine yönelik eleştirisini açıkça ve cesaretle ortaya döken bir iş bu. Kentsel dönüşüm hakkında da cüretkar davranıyor, mesela Milli Zort küresinden Kanyon AVM’ye ‘işenebileceği’ de belirtilmiş...
Extramücadele, ironik desenleriyle uluslararası seçkilerde de kendine yer bulabilmiş benzersiz bir sanatçı. Her zaman gayet eğlenceli, gayet açık sözlü… Desenlerinin, benzer işler üreten daha genç bir kuşak üzerinde etkili olduğunu da düşünüyorum. Son yıllarda desenin sınırlarını zorlayıp, bazı ikonik figürlerini heykele de dönüştürdü. Bunlar bana biraz ‘satılabilir’ malzeme üretmek gibi de geldi, açıkçası. Ama hazır nesnelerle ürettiği diğer heykellerinde, desenlerindeki ruhun malzeme olarak somutlaşırken anlatım olarak soyutlaşan bir hali var ki bu sergide o işlerinden de örnekler yer alıyor.

Alfabe kitabından fırlamış iki okul çocuğunun ‘am, sik göt’ diye bağırarak koştuğu deseni daha önce de görmüştük. Her bakanı çok güldüren, çocukluk-eğitim-marşlar ve antlar üzerine güzel bir resim ve hiç tartışmasız artık Extramücadele’nin Türkan Şoray gözlü ‘Haset’i gibi ikonik işlerinden biri.
Extramücadele, bu sergide de esas vuruşu yine resimleriyle yapıyor. Yeni İslam, serginin simgesi oldu bile. Ama esas provokatif, hiç değilse çok cesur olan resimler ise şimdiki iktidarın dilinden düşürmediği ‘Milli İrade’yi konu alan üç resimlik seri. Resimlerin isimleri yeterince açık sözlü… Bu isimler resmin içinde biraz da süslenip gizlenerek yer alıyor: “Anne Milli İrade Gelmiş Farklılığımız İçine Sıçacakmış”, “Anne Milli Din Burada Bilinçdışımıza Duvar Örecekmiş”, “Anne Milli Eğitim Kapıda Beynimizi Sikecekmiş”... 

Argo mu? Evet. Ama Cosentino’nun fotoğraflarında seyrettiğimiz kent sokaklarında, çoğumuzun hayatının içinde yaşayan sözler. Argonun şaşırtıcılığından ve gülünçlüğünden beslenen, iddialı resimler. Steril olan her şeye karşı tavrını almış bir sanatçının ağzında hiç de yadırgatıcı durmuyor. Dolayısıyla, eminim ki sanatın ve sanatçının dostu siyasetçiler de hiç üzerlerine alınmayacak ve fırsat bulup gitseler bu resimleri, sergiyi gezen herkes gibi tebessümle izleyeceklerdir… Diyelim.
Antonio Cosentino ve Extramücadele’nin Studio X’te açılan ‘Anne Ben Beton Dökmeye Gidiyorum’, 27 Şubat’a kadar görülebilir.