Artık yeni romanımı bitirmek istiyorum

Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi'ndeki sesli rehberde okuruna ve ziyaretçisine yeni ipuçları veriyor. Müzeyle ilgili bitmek bilmeyen çabası için "Bir önceki romandan bu yana altı yıl geçti. Bu ilk defa oluyor ve bunun sebebi biraz da emek verdiğim müze" diyor.
Artık yeni romanımı bitirmek istiyorum

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Masumiyet Müzesi’nden iki güzel haber var. İlki sesli rehber, diğeri ise bir ödül. Müzeyi artık sesli rehber eşliğinde gezmek mümkün. Üstelik bu rehberde bize müzeyi bizzat Orhan Pamuk anlatıyor. Önce bizi müzeye buyur ediyor sonra tek tek kutuları, içindeki dünyayı aktarıyor. Yazar Orhan Pamuk, kutuları anlatırken bazen bir saatin tik takları eşliğinde roman kahramanı Kemal Basmacı oluyor ve onun sözlerini okuyor. Kitabı çok dikkatli okumuş olmanız, müzeyi daha önce gezmiş olmanız bir şey değiştirmiyor, her defasında yeni bir şeyler keşfediyorsunuz. Mesela ‘Kara Kitap’ın kahramanı Celal Salik’in ‘cenaze fotoğrafı’ gibi…

‘Şeylerin Masumiyeti’, Orhan Pamuk’un bu müze için hazırladığı katalog. Ama tabii ki sıradan bir müze kataloğu değil. Gündelik hayattan, yazarın anılarından bahseden başlı başına bir Orhan Pamuk kitabı. Kitabın ABD baskısı bu ülkede sanat kitaplarına verilen Mary Lynn Ödülü’nü aldı. Ödül ve sesli rehberle ilgili New York’taki Orhan Pamuk’u aradık, bir telefon röportajı yaptık.


Birkaç gün önce ‘Mary Lynn’ ödülünü aldınız. Merak ediyorum, Nobel ödülünden sonra başka bir ödül insanı sevindirir mi?
Tabii ki. Her zaman ödül insanı sevindirir. Yaptığınız işin birileri tarafından görüldüğünü, sevildiğini gösteriyor. Kitabı seven, okuyan, onu benimle konuşmak isteyen insanlar. Ayrıca hayatımda hiç Virginia’ya gitmemiştim. Orada müze ile kütüphanenin birlikte verdiği bir ödül bu. Herkes şık şık giyinmiş, ben de küçük bir konuşma yaptım. Bu ödülü veren jüri, bu ödüle destek veren kurum, hatta o ödülü eskiden de almış olanlar, o ödülü ciddiye alanlar bir grup insan size tatlı bir şey yapıyor. Bu bir yarışma değil, öyle görmüyorum, size çiçek atan insanlar var, siz de seviniyorsunuz. Bundan evvel daha büyük ödül almıştım, küçüklerini almam diye bir şey yok. İnsanlar sizi seviyor, iyi niyetle bir şey yapıyorlar. Onun güzelliği, tatlılığı var...

İstanbul’da Masumiyet Müzesi’nde bir yenilik var; sesli rehber. ‘Şeylerin Masumiyeti’ni okumuş olmama rağmen, rehberli gezide bir sürü yeni şeyin farkına vardım. Müzede insanlar hangi vitrinin önünde oyalanıyor ne yapıyorlar, nasıl karşılıyorlar? Bunu merak eder misiniz?
Müze ziyaretçisinin müzede ne yaptığı konusunda çok meraklıyım. Bunları öğrenmek istiyorum ama bu bilgiyi de elde etmek çok zor. Ben müzeye gidip insanların ne yaptığına bakamıyorum çünkü müzeye gidersem kitap imzalatmaya başlıyorlar. Müzenin tüm havası değişiyor. Sanki ben de oraya kitap imzalamaya gelmiş gibi oluyorum, kaçıyorum. Müzeye normal vakitlerde gidemiyorum, gitmek de istemiyorum. Müzede çalışanlardan bilgi almaya çalışıyorum. Ama müzenin geleceğini de düşünen biri olarak insanların orada ne yaptığını ben de anlamaya çalışıyorum. Bazen “Ben bu kitabı okumasaydım sokaktan geçerken burayı görseydim ne olurdu” diye düşünmeye çalışıyorum. Kitabı okumuş birinin ne düşüneceğini anlamaya çalışıyorum. Tabii ki bunun en kolay yanı oraya gelen insanlarla konuşmak. Araştırmacılar yapıyor bunu.

Biraz daha garip bir yol da var. Kameradan, kamera kayıtlarını izleyebilirsiniz. Hiç böyle bir şey düşündünüz mü?
Hangi kutunun önünde durduklarını görebiliyorsunuz kameradan. Ama biz anket yaptık. Ziyaretçilerin en çok sorduğu soruları, en çok ilgilendiği konuları tespit ettik. En çok insanlar Kemal ile Füsun’un suratını görmek istiyor. Biraz beni de görmek istiyor, biraz daha hikâyenin anlatılmış olmasını istiyor. Genel olarak herkes bir noktadan sonra meselenin kitabı kelime kelime resimlemek olmadığını, bir atmosfer olduğunu, bu işin özgünlüğünün tuhaflığının da mesajın bir parçası olduğunu fark ediyor. En naif, en saf okur gibi gelen, “Aaa Kemal ile Füsun hakikaten yaşadı mı?” diye gelen de bir süre sonra buradaki o tuhaf terkibin, yazarın hayal gücü ile eşyalar, bir şehir müzesinin havası ile bir romanın birleşmesinden oluşan terkibin farkına varıyor.
Bu söylediğiniz sonucu belki de en iyi ifade eden laflardan birisi, katalogda da olan “Aklın hayal edemediği güzelliği daha sonra gözün fark etmesi en büyük mutluluktur” sözü.
Edebiyatta tesadüfi güzellik az ama sanatta olabiliyor. Çünkü eşyaların yerlerini değiştiriyorsunuz ve niyet etmediğiniz bir güzelliği keşfedebiliyorsunuz.

Sesli rehberi kendiniz seslendirmeye nasıl karar verdiniz?
Yazar romanı yazmış, binayı satın almış, orayı müze yapmış bütün bunlar daha önce hiç yapılmamış özgün şeyler. Öyle olduğu için de bütün bu süreçte tek önemli bir sorum vardı, ben buraya gitsem ne isterdim? Bir başkasının sesiyle mi dinlemek isterdim, yazarın kendi sesiyle mi? Yazarın kendi sesiyle dinlemek isterdim. O zaman ben de öyle yapmam gerektiğine karar verdim. Kitaplarımı yazarken de böyle düşünüyorum, “Bu kitabı okumak ister miydim?” Şüpheye düştüğümde devam etmem ona.

Oturup doksan dakika bir metni mikrofona okumak da bir mesele. Bunu nasıl yaptınız, bir tiyatrocudan yardım aldınız mı?
Evet aldım. Onur Karaoğlu tiyatrocudur aynı zamanda, o bana yardımcı oldu. Ses sistemini sağlayan Sennheiser firmasından da destek oldular. Burada iki şeyi birleştirmeye çalıştım. Herhangi bir müzede gösterdiğimiz, diyelim yazar ne söylemek istiyor, ziyaretçi ne anlamak ister, burada ne olup bitiyor, bu vitrinde, eşyalarda ilginç olan ne? gibi ziyaretçinin bilmesini istediğim önemli gördüğüm şeyler var. Bunların bir kısmı romanda, bir kısmı katalogda var bir kısmını da sesli rehber için orijinal yazdım. Hiçbir yerde yayınlanmamış pek çok şey de var. Orijinal kalsın da istiyorum. Hiçbir yerde yazı olarak yayımlamadığım yalnızca sesli rehberde olan pek çok şey var. O da onu özgün, biricik kılıyor.
Müze ziyaretçisi karşısındaki kutunun, vitrinin bütünün değerlendirmesini ister önce. Onun için ne kitapta, ne de ‘Şeylerin Masumiyeti’nde olmayan bir şey yaptım. Önce her kutunun anlamını, bu kutuya nasıl bakmak gerektiğini anlatmaya çalıştım. Bazen bu o fikrin ilk bana nereden geldiği, bazen bir fotoğraf oluyor bu. Örneğin Dolmabahçe’nin 1950’lerde çekilmiş bir fotoğrafını buluyorum. Gerçekten o bana bütün hepsinin ilhamını veriyor, hoşuma gidiyor. Ya da mesela yaz sinemalarına çok gidilmiştir ama yaz sinemalarına giden insanların fotoğrafları çekilmemiştir hiç. Bizde hiç yazlık sinema fotoğrafı yok. Müzeyi yaparken çok aradığım için biliyorum, bulamadım. Öyle bir şey bulunca da heyecanlanıyorum ama bunu katalogda anlatıyorum, müzede değil. Müzede insan, hem müzede bulunmasının anlamını hem dikkat etmesi gereken şeyi hem de romanı okumuş unutmuşsa burada olan o şeyi hatırlamak istiyor; hemen o anda. Yani siz gazetecilerin yaptığı gibi hemen sloganı söyleyeceksin. “Bu kutu kıskançlık hakkında. Hayatın geçiciliği konusuna da değiniyor” gibi, dört şeyi aynı anda söyleyip bir de ilginç bir şey anlatacaksın. Çırpındık işte.

Bu yıl yayınevi değiştirdiniz ve kitapların yeni baskıları yapıldı. Siz yeni son sözler yazdınız, hatta bazılarını Radikal Kitap’ta da yayımladık. Bu son sözler nasıl ortaya çıktı?
Daha önce yayımladığım kitaplar Yapı Kredi’de yeni edisyonlar, yeni kapaklarla, yeni düzenlemelerle çıktı. Çok güzel oldu. Bunlar için yayınevine de teşekkür ederim. Onlarla çok ayrıntılı bir kontrat yaptık. Şimdiye kadar yayımlanmış 15 tane kitabım var ama neredeyse 30 kitap önceden bir kontrat yaptık. Kendim de uğraştım. Hepsine de yeni yazı koyduk, kitapların sonuna. Bir kitabı yazıyorum yayımladığım zaman o kitabı tam olarak ne yaptığım konusunda mantıklı, açık net bir fikrim yok. Tam yazarken ne yazmak istediğinizi bilmek istemiyorsunuz. Nitekim hep aynı şakayı yaparım. Bir laf çıkar “Kitapta ne demek istediniz?”, bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Niye bilmek istemiyorum çünkü yazarken tam ne yaptığınızı bilmemeniz lazım; bu yaratıcılığınızı birazcık kurutur. Bu makaleler hem bilmediğinizi anlatıyor hem de aradan geçen bu yıllarda kitabın ne anlama geldiğini de anlatıyor. Yani benim kitabı yazarken verdiğim anlam ile ondan on beş yıl sonraki anlamı birbirinden farklı. Hatta kitap başka ülkelerde başka anlamlara da geliyor. Benim ‘Kar’ romanım İstanbul, hatta ‘Benim Adım Kırmızı’ Türkiye’de bir anlama geliyordur. Dünyada tam o sırada ‘11 Eylül’ oldu “Aaa İslam ülkeleri, İslam, laiklik, modernlik” gibi bu problemlerle ilgili olarak okundu.

Son olarak müzeyle ilgili bir şey daha sorayım. Bu kapalı olan kutularımız ne zaman açılacak? Yeni kutuların açılması gündemde mi yakında?
Bildiğin gibi müzenin kitapta 83 bölüm vardı, müzede de 83 kutu olacak gibi bir mantığı vardı. 15 tane daha yapmam lazım. Masumiyet Müzesi’ni yaptığımda ben bunu hemen yaparım diye düşünüyordum ama bu işi bilenler “Acele etme Orhan, biraz müze yerine otursun” dediler, haklılar. Şöyle bir şey söyleyebilirim: ‘Masumiyet Müzesi’ Türkiye’de 180 binin üzerinde sattı. Bunun da yarısı İstanbul’da satmıştır. Yalnızca İstanbul’da bile 100 bin kişinin evinde kitabın içinde müzenin bileti var. Bunun beşte biri geldi. Demek ki daha gelecek olan ziyaretçilerin hepsi gelmedi. Bu bir sergi değil müze. İnsanlar hemen gelmez. Yeni ekleri biraz vakit geçtikten sonra yapayım. Bir de şimdi yazmakta olduğum ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ı bitireyim diye uğraşıyorum.

Peki, nasıl gidiyor ‘Kafamda Bir Tuhaflık’?
Çok güzel gidiyor. Artık bir an evvel yayımlamak istiyorum. Kitabımı tanıtmak istiyorum, bitirmek istiyorum. O gün de çok yaklaşıyor. Bir de şu telaşı var gerçekten; en son altı yıl önce ‘Masumiyet Müzesi’ni yayımlanmıştım. Çok uzun bir süre bu. Daha önce bu olmamıştı hayatımda. Bunun sebebi, suçlayalım şimdi, emek verdiğim müze, onun kataloğu, Harvard’da yaptığım konuşmaların kitabı, makalelerim… Bütün bunlar beni biraz dağıttı. Bunun için de şu an müzeyle ruhsal olarak meşgul değilim. Şu an kitabı bitirmenin peşindeyim.

Hangi ay çıkacağı kesinleşti mi?
Şubat diye düşünüyoruz.




Çukurcuma değişmeye başlamış. Müzenin içinde anlatılan hayatı temsil eden bir mahalleydi orası yavaş yavaş ondan başka bir yere doğru gidiyor. Gidip geldiğiniz zaman bu değişimi gördüğünüzde ne hissediyorsunuz?
Bunun farkındayım. Müze mahalleyi değiştirdi. Müze aslında o mahallenin değerlerini bir vitrine koymak, saygı duymak onu bir çerçeve içine almak gibi, tıpkı romanlarda olduğu gibi. Saygı duyduğunuz ve vitrine koyduğunuz hayatı, ‘bakın biz böyle bir hayat yaşamıştık’ derken değiştiriyorsunuz. Bu müzeye birçok insan geliyor ve emlak fiyatları artıyor. Burada bir çelişki var. Ama bu böyle, Kars’ta da öyle oldu. Birazcık da sizin oraya olan ilginiz, konunun kimsenin ilgilenmemesinden ortaya çıkan ilginç yanı öldürüyor. Ama unutmayın ki konu sizden başka kimse ilgilenmediği için ilginçtir. Siz ilgilendiğiniz için herkes ilgilendi ve ilginçliğini kaybetti.

Çukurcuma’yı değiştiren sadece Masumiyet Müzesi değil. İstanbul değişiyor, dönüşüyor. Sizin hatırladığınız İstanbul’dan bambaşka bir yer oluyor...
Evet. Türkiye’nin değişmesi, ekonominin büyümesiyle ilgili. Ama bunu bilgiyle, planla herkesin onayını alarak değiştirmek var, cebinde parası olanın gücüyle değiştirmek var. Burada bir eleştiri yapmak lazım. Şunu da unutmamak lazım: 1960’larda, 1970’lerde ekonomik büyüme yokken biz bu zenginliğin olmasını insanların müzelerle, kitaplarla ilgilenmesini isterdik. O şimdi oluyor. Bu değişimin topluma sorulmasını istiyoruz. Ama yalnızca değişiyor diye de eleştirmemiz gerekiyor. Güzel değişmesi lazım. Toplumun onayını alarak değişmesi lazım. Geçmişe saygılı olarak değişmesi lazım. Ama zenginleşip değişiyor diye de yalnızca şikâyet olmaz.

 

 

KENT, TOPLUMUN ONAYINI ALARAK DEĞİŞMELİ