Bir insan hakkı olarak çimenlere yayılmak

Kentimizi yönetenler sonunda vazifelerinden birinin nefes alacak alanlar açmak olduğunu anladı. Gezi Direnişi'nin en kısa vadeli sonucu da bu oldu.

Neyse ki artık bir Rockefeller çıksın da kente bir park bağışlasın diye beklemeyeceğiz. Zaten artık ne Türkiye’de ne ABD’de her şeyin sahibi bir Rockefeller var. Ne de herhangi bir kentin ortasında bir Central Park’lık boşluk...

Kentimizi, ülkemizi yönetenler sonunda önemli vazifelerinden birinin insanlara nefes alacak alanlar açmak olduğunu anladı. Gezi Direnişi’nin en kısa vadeli ve kesin sonucu da bu oldu.

İstanbul’da kamuya ait bütün arsaları, boşlukları satıp havalı, şık, gelir getirici binalara dönüştürmeyi büyük başarı kabul eden bir kent yönetimimiz vardı. Mesela bir damla hava alacak yeri olmayan Mecidiyeköy’deki Ali Sami Yen Stadı. Görkemli ağaçları ve tarihi yapılarıyla hemen yanındaki Likör Fabrikası’nı da işin içine kattılar ve AVM, rezidans filan olmak üzere sattılar. O zaman birkaç köşe yazarı söyledi etti ama yetkisi ve etkisi olan kimsenin aklına burada bir ‘şehir parkı’ kurmak gelmedi.

Oysa pek tabii ki İstanbul insanı da diğer metropol insanları gibi gerçek cehennemden kaçıp bir saatliğine de olsa temsili cennette vakit geçirmeye muhtaç. Hem de parklara gitmeyi kent kültürünün bir gerekliliği diye alışkanlığa dönüştürmüş İngiliz ya da Amerikalı benzerlerine göre iki kere muhtaç. Ne de olsa hâlâ milyonlarcamız göçüp de geldiği kırları bayırları, köyleri kasabaları unutmuş değil. Bu yüzden mendil kadar toprağın, bir parça otun kıymeti büyük. Bu yüzden otobanın kenarındaki yeşilliklerde dinlenen avareler, deniz kıyısındaki yeşil kuşakları piknik alanına dönüştüren aileler bu kentte manzaranın bir parçası.

Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Veliefendi’nin orada bir büyük kamu arazisini devasa parka dönüştüreceklerini açıkladı. Hem de üzerinde iyi kötü yapılar olan, hem de kenarından köşesinden özelleştirmesi başlamış bir araziyi. Neyse ki Sayın Başbakanımız da bu projeyi onaylamış. Yani bunun boş bir seçim vaadi olma ihtimali az. Belki de 2014 yerel seçimlerine kadar yaparlar, kocaman, yepyeni bir parkımız olur. Kentin kıyısında köşesinde diye küçümsemeye gerek yok, bittiğinde binlerce insanın orayı dolduracağını hepimiz biliyoruz bal gibi. İnsanlar üstünde aylak aylak gezinsin, banklarda boş boş otursun, havuzun suyunu seyretsin, çekirdek yesin, çimenleri ezsin diye devasa bir araziyi bomboş bırakmak önemli bir tercih. Daha fazla para, daha soylu bina yerine daha fazla mutluluktan yana kullanılmış bir tercih. Daim olması dileğiyle.

Anâsır kodu

Vaktiyle Yahudilerin göğsüne yapıştırılan Davut Yıldızı’ndan ya da karanlık bilimkurgu filmlerinde insanların kollarına basılan barkod dövmelerinden ne farkı var? Yurttaşları kodlayıp sınıflandıran, onların geçmişini ve geleceğini tahakküm altına alan ‘soy kodu’ Türkiye’de son yıllarda ortaya çıkan en büyük skandallardan biri. Eşit vatandaşlar, özgür bireyler olmanın imkânsızlığını ortaya koyan bir uygulama. İttihat Terakki’nin nüfus mühendisliği çabaları, Cumhuriyet’in homojen bir ulus devlet kurma süreci nelere yol açtı, artık çok iyi biliyoruz. Bütün bu suçlar ve kabahatler hala devam ediyormuş meğer, şimdi onu gördük. 

Geçmişleri, ırkları dinleri ve etnik kimlikleri insanları kuşaklar boyu neden takip eder? Tabii ki gerektiğinde bazı yurttaşlık haklarından mahrum bırakılmamaları, yani ayrımcılığa uğratılsınlar diye. İnsanlar, kendi kimliklerini özgürce seçip yaşayabildiği, eşit vatandaşlar olduğu bir ülkede 1, 2, 3, 4, 5 diye gizlice numaralandırılmaz. Numaralandırılıyorsa özgürlük ve eşitlik olmaz.