Bu bir rüya değil, kabus!

Birbirine neşe içinde kartopu atanların çocuksu sevincinden bir öfke fırtınası ve cinayet çıkartan adamın içindeki şiddeti anlamak mümkün değil. İyiliğe karşı kötülük, neşeye karşı kavga, hayata karşı ölüm... Şimdi de Nuh Köklü'yü aramızdan aldı.

Baki Koşar, gazetelerde, televizyonlarda çalışmıştı. Romanlar, öyküler yazıyordu ve son zamanlarında sadece bununla uğraşıyordu. Onu, bir basın gezisinde otobüsün önünde, elinde mikrofon türkü söylerken hatırlıyorum. 2006’da evinde bıçaklanarak öldürüldü. Gazetecilik yaparken hep ezilenlerden yana tavrını koymuş, Kürt meselesinin en sıcak zamanlarında pek çok habere imza atmış, kendi hayatında ise güzel şeylerden, edebiyattan müzikten bahsetmeyi seven duygulu sevecen bir adamdı Baki.

On yıl sonra, hayatında kendinden başka kimseye bir zararı dokunmamış, dokunamayacak bir başka gazeteci arkadaşım, Nuh Köklü bıçaklanarak öldürüldü… Sokaktaki vahşiliğin, sevgisizliğin, tuhaf ve nedensiz nefretin kurbanı oldu. İnsan hayatına kıymet vermeyen, şiddet yüklü, kavgadan beslenen ruh hali, iyi birini daha aramızdan alıverdi.

İnsanın kartopu oynamaya çıktığı sokakta bıçaklanarak ölmesinden daha acımasız, daha saçma, daha berbat bir başka gerçeklik olabilir mi? Bilemiyorum. Birbirlerine neşe içinde kartopu atan, kızlı erkekli gruba, koca koca adamların kadınların çocuksu bir sevinçle orada koşuşturup durmalarına sempatiyle değil de öfkeyle bakmak için nasıl bir ruh hali içinde olmak gerek? Kartopu pencerene gelince küfretmeye başlayıp, grubun tadını kaçırmayı onları sindirip dağıtmayı başaramayınca önce sopa, sonra olmadı bıçağı ele alıp aralarına dalmak için ne kadar kızgın, kindar ya da psikopat olmak gerek? Bunu anlamak çok zor. Kavgadan beslenen, şiddetten güç alan, en basit ilişkilerinde bile mutlaka bir iktidar kurmaya çalışan, dövmekten, ezmekten, yenmekten övünç duyan bir ruh hali bu. 

İyiliğe karşı kötülük, sadece bu topraklara ve bu zamana ait bir mesele değil, biliyorum. En kadim metinlerin en temel konularından biri, çünkü insanlığın en eski belası. Ama ne zaman insanlık kavga ve savaş ortamına girse, ne zaman nefret iklimi hakim olsa o zaman işte her tür kötülük ve en korkunç şiddet egemenliğini kurmaya başlıyor. O zaman, çocuksu ve masum olanın yaşam şansı azalıyor, neşenin yerini öfke, hayatın yerini ölüm alıyor. İşte biz şimdi böyle zamanlardayız. 

Nuh Köklü’yü çok yıllar önce genç gazetecilerin bir araya geldiği, biraz da kendimizle dalga geçerek söylediğimiz ‘dostluk süper, arkadaşlık süper’ sözüyle hatırladığımız birahanede, Süper’de tanımıştım. Kurulup dağılan, tekrar toplanan o büyük masalar zamanla küçüldükten sonra bile, orada birkaç kez oturmuşluğumuz var. Kendi kafasına göre yaşamayı seçmiş, solcu, maceraperest, biraz inatçı, kötü espriler yapmaya hiç ara vermeyen, muhabbeti, gülmeyi seven ve neticede herkesin hep sempatiyle andığı, sevdiği arkadaşlarımızdan biriydi. Gazetelerde, televizyonlarda çalıştı. Latin Amerika macerası dönüşü, elinde mate kabıyla bizi ziyarete geldiğinde ‘Bana artık ana medyada iş zor’ dediğini hatırlıyorum. Hayır, yine işini yapan biri olarak Sabah’ta, NTV’de çalıştı. Ama belli ki kimseye müdanası olmadı. Bugün onun ölüm haberlerine eşlik eden fotoğraflarında ‘Grev Gözcüsü’ önlüğüyle görünmesi bir tesadüf değil… İçimizden birinin bu kendi kıvamında hayatının, bir bakkalın bıçağıyla sona ermesi ihtimali öyle akıl almaz bir şey ki buna Nuh da inanamamış. Söylenenlere göre, en son dudaklarından “Ne olur bu bir rüya olsun!” sözleri dökülmüş…

Türkiye, akşam evine gitmek için bindiği minübüste parçalanan genç kadına, Özgecan Aslan’a döktüğü göz yaşlarını daha silmeden, bir başka el o bıçağı tekrar kavradı ve bu kez kar topu oynamaya çıkmış bir gazeteciyi öldürdü. Biz-siz meselesinden beslenen, kendinden saymamakla, varlığından nefret etmekle köpürüp coşan kıyıcılık, bir kez daha harekete geçti. Bu tahammülsüzlük, bu vahşilik sokaklarda gezindiği sürece yaşadığımız hayatın bir rüya olmadığını biliyor olacağız. Evet, bu yaşadığımız şey asla bir rüya değil, basbayağı bir kabus…