Büyük sinemacıların ve yoksul sanatçıların ülkesi

Ermenistan'ın başkentinde çok sayıda müze, klasikten moderne geniş bir yelpaze sunuyor. Benim gözdem, büyük bir sanatçıya ayrılmış küçük bir müze: Parajanov. Günümüz sanatçılarının ise hali pek parlak değil. Çağdaş sanata ilgi çok az.
Büyük sinemacıların ve yoksul sanatçıların ülkesi

CEM ERCİYES
Bir milyon kişinin yaşadığı, günümüz megapollerine göre küçük bir kent Erivan. Bu kentte tarihe, müziğe, edebiyata ayrılmış çok sayıda müze olması nüfusuna ve ekonomik olanaklarına bakıldığında biraz şaşırtıcı. Ama Ermenistan’ın Sovyet döneminden bu yana kültür sanat alanında iddialı geçmişini hatırladığımızda normal. Erivan’da Haçaturyan’dan antik el yazmalarına, ulusal tarihten klasik ve modern sanata ayrılmış çok sayıda müze var. Kentin merkezindeki Kaskad adlı müze/anıt karışımı tuhaf yapının içindeki koleksiyon ayrıca şaşırtıcı. 2000 yılında yapıyı elden geçiren ABD’li iş adamı Gerard Kafesjian kendi müthiş koleksiyonunun bu yapının katlarına yerleştirmiş. Daha ilk basamaklarda üç dört Botero ve bir o kadar Calder görerek işe başlıyorsunuz… Ama bu görkemli Kaskad’ın tersine şehrin küçük müzelerinden biri, bana büyük bir sanatçıyı tanıtan Parajanov Müzesi daha fazla ilgimi çekiyor.
Geçen haftaki Ermenistan seyahatim sırasında Altın Kayısı Film Festivali sürüyordu. Gidiş yolunda Türkiye’de sinema festivallerinin ayaklı tarihi Vecdi Sayar’la, tabii ki bu ülkenin en ünlü sinemacısını yani Sergey Parajanov’u konuşmaya başladık. Vecdi Sayar, 80’lerin başında Prajanov’u nasıl da ısrarla İstanbul’a davet ettiğini ve sonunda getirmeyi başardığını anlattı. İyi ki getirmiş, çünkü müzedeki çok ilginç bazı resimler sanatçının İstanbul günlerine ait.

SOVYET GERÇEKÇİLİĞİNİN GAZABI

Parajanov Müzesi


Ben Parajanov’u çok yakın bir zamanda tamamen tesadüfen tanımıştım. Arter’deki bir video koleksiyonu sergisinde rastgele seçtiğim film, daha önce seyrettiğim hiçbir şeye benzemiyordu. Her halinden en az 50 sene önce çekildiği belli olan görüntüler hem çok albeniliydi hem de basbayağı metafor yüklü bir video art yapıtıydı. Sonradan bu filmin Parajanov’un hem başyapıtı hem de başını yakan filmi, Narın Rengi olduğunu öğrendim…
Erivan’daki ilk günümün gecesi soluğu festival kapsamında MoskovaTiyatrosu’nda gösterilen Parajanov’un en önemli filmi Atalarımızın Gölgeleri’nde aldık. 1964 tarihli film gösterildiğinde sadece Sovyetler Birliği’nde değil dünyada da büyük ilgi çekmiş bir film. Bir Ukrayna halk hikayesini lirik bir dille anlatan film, o dönemin Sovyet gerçekçiliğinden çok farklı bir dille çekilmiş. Dört yıl sonra çektiği Sayat Nova’da Parajanov, bu ünlü Ermeni halk ozanının hayatını yine hiç görülmedik bir sinema diliyle anlatır. Daha sonra adını Narın Rengi olarak değiştirdiği film, birer tablo gibi kurgulanmış metaforik sahnelerle bir yandan da Ermeni kimliğine bakan enteresan bir yapıt. Bu filmden sonra devletle başı derde giren Parajanov uluslararası festivallere katılamayacak, film çekemeyecek ve hatta eşcinsellik suçlamasıyla dört yıl hapis yatacaktı. Dünya çapında sinemacı ve yazarların düzenlediği kampanyalar, yakın dostu Tarkovski’nin girişimleriyle serbest kalsa da tekrar film yapabilmesi uzun sürdü. 1990’da hayatını kaybettiğinde 40 yıllık kariyerinde kısalar ve belgeseller dahil sadece 18 film vardı.
Parajanov, Gürcistan’da büyümüş bir Ermeni. Sinemaya ise Ukrayna’da başlamış. Tipik bir çok kültürlü sanatçı olarak ona bu üç ülke de sahip çıkıyor. Nitekim Altın Kayısı’daki filmleri de Ukrayna Sineması toplu gösterisi kapsamında gösteriliyordu. Parajanov’un adına geleneksel bir Ermeni evinde kurulan müze ise sanatçının bazı özel eşyalarıyla birlikte kolaj diye tanımlayabileceğimiz iki yüzden fazla ‘plastik’ işini barındırıyor. Hapiste yapmaya başladığı taş bebeklerden vitrinler, kırık tabaklar ve her türlü atık malzemeden yaptığı müthiş panolar ve desenler, foto kolajlar gerçekten ilgi çekici. Bunlara bakınca, Parajanov’un bir sinemacıdan çok daha fazlası, tek kelimeyle bir sanatçı olduğunu ve sinemayı da bir çağdaş sanatçı gibi disiplinlerarası bir araç olarak kullandığını görüyorsunuz.

Sergey Parajanov


Erivan’daki Altın Kayısı Film Festivali bir dönem bizim Malatya’daki film festivaliyle epey çekişmiş, sonunda onlar daha önce başladı diye Malatya adını ‘Kristal Kayısı’ yapmıştı. Bir zamanlar Anadolu’nun en önemli Ermeni kentlerinden biri olan Malatya ile Erivan’ın hiç değilse bir kayısı kardeşliği kurması tercih edilirdi. Ama ne de olsa iki toplum arasındaki ilişki, ekseriyetle ‘düşmanlık ve rekabet’ üzerinden yürüyor. Neyse ki sinemayı dostluk ve işbirliği için devreye sokanlar da var. Ermenistan Türkiye Sinema Platformu 2009’dan bu yana iki ülkenin sinemacılarını bir araya getiriyor ve ortak film yapmanın yollarını geliştiriyor. Anadolu Kültür ve Altın Kayısı Film Festivali'nin düzenlediği proje kimi filmlere küçük destekler bile veriyor. Nitekim bu sayede tamamen Ermenistan’da çekilmiş, burayı anlatan bir kısa Türk filmi Zizian (Derya Demir) ile Ermeni köklerinin peşine düşen bir aileyi anlatan belgesel Diyar’ın (Devrim Akkaya) Ermenistan prömiyerleri biz oradayken yapıldı. Platform, festival sırasında 12"inci kez toplandı ve Sevda Usanoğlu’nun “Bulanık Pastel Bir Resim” adlı kısa filmine destek verme kararı aldı. Mesut Yaşar Tufan’ın ‘Çuhacıyan’ın İzinde’ belgeselini de dikkate değer ilan etti.

SÖZ KÜRATÖRDE: SANATÇILAR NASIL YAŞAYABİLİYOR BEN BİLE BİLMİYORUM!

Vigen Galstyan

Ermenistan’ın müzeleri, eski ve ünlü sinemacıları tamam; peki ya bugünü nasıl? O pırıltılı geçmişin tersine günümüzde durumlar biraz sıkıntılı. Güncel sanat ortamını biraz tanımak için buluştuğum küratör Vigen Galstyan, ‘Bu ülkede sanatla yaşamak çok zor’ diye anlatmaya başlıyor. Hatta ekliyor, “nasıl yaşadıklarını bazen ben bile anlayamıyorum…”.
Galtsyan, bir süre Avustralya’da yaşamış. Ermenistan’da sinemacı ve sergi küratörü olarak çalışıyor. Özellikle fotoğrafla ilgileniyor. Burada gösteri sanatları, yani tiyatro opera ve bale alışıla geldiği gibi devlet desteğiyle sürüyor. Sinemanın durumu biraz sıkıntılı çünkü doğru dürüst salon yok. Erivan’da sadece üç eski sinema kaldığını anlatıyor, diğerleri hep ofis ya da AVM’ye dönüşmüş … Ama AVM’lerde açılan çok salonlu sinemalar yeni bir izleyici oluşturuyormuş. ‘Aynı Türkiye…’ diyorum. Her yerde aynı hikaye; gülüyoruz, ne yapalım. Devlet desteğiyle sinemada bir canlanma başlamış; ama o da destek almayan ticari filmler dahil yılda 10-12 filmlik bir canlanma. Sanat sinemasına ise Altın Kayısı Festivali’nin önemli bir etkisi olmuş.
Ermeni sanatçılar daha çok ülke dışında aktif. Diyasporanın yoğun olduğu ABD ve Avrupa ülkelerinde… Ülkenin kültürel merkezi sayılabilecek Gümrü’de daha aktif bir kültür sanat hayatı var. Erivan’da ise özellikle güncel sanata odaklanan bir genç kuşak gelecek vadediyor. Daha çok kuramsal toplantılar ve eğitim çalışmaları yapan Çağdaş Sanat Enstitüsü çevresinde toplanan bu genç grup 90’lardaki sanatsal bir kırılmanın ürünü. Yeni kuşak, önceki modernist sanatla arasına mesafe koyuyor. “Evet, ermeni kimliği hala önemli bir tema, ama genç sanatçıların öncekilerle hiçbir ilgisi yok” diyor Galtsyan. Erivan Akademisi’nde çok iyi yetişen bu genç kuşak, farklı bir güncel resim dili kuruyor.
Ama işleri zor. Çünkü galeri neredeyse yok gibi. Tabii alıcı da. ‘Peki yeni zenginler, onlar sanat eseri almıyor mu?’ diye soruyorum. “Hala Ayvazovski filan peşinde koşuyorlar” diye cevaplıyor… Anlıyorum. Burada bir video enstalasyonunun satılabilmesi fantastik bir durum gibi görülüyor. Yurtdışında ise ülkeye ve sanatçılarına belli bir ilgi var. Mesela en son Pekin Bienali’nde bir Ermeni Sanatçılar sergisi düzenlenmiş.
“Son yıllarda özellikle fotoğraf patladı” diyor. “Hiç bu kadar fotoğrafçımız olmamıştı. Siyasete meraklı bir sanatçı grubu var ama çoğunlukla bireysel kimliğe odaklanan konuları çalışmayı seçiyorlar. ‘Ben kimim, bedenim, cinselliğim, toplumsal yerim nedir? gibi soruları tartışıyorlar” Aslında sanatçılar üzerinde bir baskı yok. Galtsyan bunu biraz da sanatçıların etkili olamayacak kadar küçük bir gurup olmasına bağlıyor. Toplumsal tabular ise burada da kolay aşılmıyor. En son Samuel Saghatelyan adlı bir sanatçının sergisi ‘homoerotik’ bulunduğu için neredeyse gizli kapaklı açılıp kapanmış.


100. YIL İÇİN BİR SÜRÜ KÖTÜ FİLM YAPILIYOR

Vigen Galtsyan, İstanbul’u iyi tanıyan bir sanat insanı. Robinson Kitabevi’nin kapandığına inanamıyor; Salt Beyoğlu’na taşınmış olmasyla teselli buluyor; tıpkı bizim gibi.
100. Yıl içinse Ermeni toplumuna biraz eleştirel bakabiliyor. “Diyaloğu geliştirmeye açık projeler yapılmıyor; hep aynı eski şeyler. Tabii bir şeyler olacak, mesela Venedik Bienali’ne bir sergi hazırlanıyor. Aslında aramızda daha fazla diyalog, ortak iş olmalı. Kültür önemli, şu sıralar herkesin bir projesi var. Mesela bir sürü film yapılıyor; çoğu kötü tabii…” Onu dinlerken aklıma bizim Çanakkale Savaşı filmleri geliyor… Galtsyan anlatmaya devam ediyor: “Bu sorunu, soykırım meselesini çözmek zor. Değişim programları önemli çünkü daha fazla bir araya gelmemiz gerek. Sınırın açılması çok önemli bir adım olurdu. Ama tabii birbirimizi gerçekten tanımamız gerek. Ne kadar benzediğimizi konuşup durarak olmaz. Yani dolmadan söz ederek bu meseleleri çözemeyiz. Farklılıkları da bilmek, tanımak zorundayız. Türkiye’de açılan Ermeni mimarlar, fotoğrafçılar sergileri çok iyiydi. Bunlar paylaştığımız ortak tarihi, Osmanlı’da Ermenilerin nasıl bir kültürel rol üstlendiğini göstermesi bakımından etkili çalışmalar.”
(Ermeni fotoğraf tarihi için iyi bir kaynak: www. Lusadaran.org)

Günümüz fotoğrafçılarından Anush Babajanyan'ın bir çalışması.