Çağdaş sanattan nefret ediyorum!

Türkiye sanat ortamında herkes çağdaş sanata bayılıyormuş sanabiliriz. Ama hiç de öyle değil hatta bazı ları için son derece antipatik bir kavram. Bunun nedenini sorgulamak lazım.
Çağdaş sanattan nefret ediyorum!

İstanbul Binenali ni bu yıl 350 bin kişi gezdi.

Hayır, başlıktaki bu söz bana ait değil. Ama bu cümleyi sarf eden sevdiğim arkadaşlarım var. İşin ilginci son günlerin hafiften biberli siyasi ortamını, ‘Sarıgülcü müsün Sırrıcı mı’ tartışmalarını da hatırlatan bir yanı var bunun. Sinemacı mısın, edebiyatçı mı, tiyatrocu musun çağdaş sanatçı mı?

Çağdaş sanat için günümüz kültür sanat ortamının lokomotifi diyoruz. Mesela Hasan Bülent Kahraman, bir zamanlar kendini edebiyatta, sinemada ifade eden yaratıcı enerjinin çağdaş sanat alanında toplandığını söylüyor. Uluslararası alanda Türkiyeli sanatçıların gördüğü ilgiye, büyük sermayenin kültür yatırımlarını buraya yönlendirmesine, Bienali 350 bin kişinin gezmesine, sayısız galeri ve sanat kurumuna bakarak Türkiye sanat ortamında herkes çağdaş sanata bayılıyor sanabiliriz. Ama hiç de öyle değil.

‘Çağdaş sanat’ bazı insanlar için son derece antipatik bir kavram. Bu alanla ilgili her şeyden uzak duruyor ve büyük bir şüpheyle yaklaşıyorlar. Kültür sanatla sınırlı bir ilişkisi olanlar, yani sinema, tiyatro, edebiyat gibi alanlarla da pek ilgilenmeyenler ayrı bir mesele. Bana daha ilginç gelen, entelektüel faaliyetler içinde olan bazen bir sanat dalıyla uzmanlık derecesinde ilgilenen kişiler. İçlerinde yazarlar, sinemacılar hatta ressamlar bile var. Bazıları öyle yaşını başını almış değil, sadece 30’lu yaşlarında olan beyaz yakalı kadınlar ve adamlar. Çağdaş sanatın farkındalar, en az bir kaç sergi görmüşler ama rahat bir ortamda “Çağdaş sanattan nefret ediyorum” diyebiliyorlar. “İlgilenmiyorum, beğenmiyorum, sevmiyorum, bana hitap etmiyor” filan da değil, sert bir yargı, güçlü bir duygu, tuhaf bir kızgınlık; tümden reddediş.

Bazen çağdaş sanatla birlikte büyümüş bir nesilden olduğumu düşünüyorum. İzmir’den üniversite için geldiğim İstanbul’daki ilk hafta sonum, Sultanahmet Meydanı’nda İstanbul Bienali’nin birincisini gezerek geçti. Lisede hayran hayran Fransız empresyonistlerine bakan, Vakko ve Esbank sanat galerilerine bir şey gelsin diye bekleyen bir genç adam için burası tam bir darı ambarıydı. Ve tabii tıka basa doldurduk midemizi. Genç Etkinlik’ler, 40 Numara’dan Devlet Han’a kendiliğinden düzenlenen sergiler, yeni galeriler filan geldi geçti... Bienal ile birlikte biz de büyüdük ve sayısız sergi, belki on binlerce iş görmüş olduk. Eskilerin tabiriyle gözümüzü eğitme
fırsatıydı bu; ya da işte bir sanat alanını iyi takip etme.

90’larda enstelasyonun, politik toplumsal eleştirisi estetik arayışı çok daha doğrudan işlerin dönemiydi. Resim çağdaş sanat sergilerinde daha az görülürdü. Sergiler her zaman kendince bohem avangard bir atmosferin, sistem dışı bir ruh halinin toplanma yerleri gibi olurdu. Dolayısıyla bana sorarsanız bu işlerle bir ilişkiye girmek için çok daha kolay zamanlardı. Zamanla çağdaş sanatın ve sanatçıların küresel sanat piyasıyla kurdukları sağlam ilişkiler, o büyük ciddi kurumlar ve yapıtların daha karmaşık bir dil konuşması yeni başlayanlar için işi gittikçe güçleştirdi. Yani benim kuşağımdan olup da 90’larda çağdaş sanatla ilk karşılaşmasını yaşayamayanlar, treni kaçırdı. 2000’lerde artık çok daha kolay ulaşılabilir olan, her yerde karşımıza çıkan bu sanat alanı, aslında bir yandan da kendi içine kapanmaya başladı. Artık çağdaş sanat eserlerinde İngiltere’deki meşhur sergiye adını veren ‘sensetion’ (duygusallık ve sansasyon) dönemi bitmiş, öncelikle kendi alanına referans veren bir sanat kendini gösterir olmuştu. Yani çağdaş sanatın diğer ustalarını, önceki işleri, dünya sanatını bilmiyorsanız işiniz zor demekti. Bugün çağdaş sanatın, sadece sanat profesyonellerinin çok akıcı biçimde konuşabildiği kendine özel bir dili var ve öğrenmek öyle kolay değil.

Ne yapalım ki kültür sanat alanında ‘yeni’ olan hâlâ ve en güçlü biçimde, çağdaş ya da son yıllarda söylendiği gibi gibi ‘güncel’ sanat.
Geçenlerde bir grup iş adamı ve üst düzey yöneticiye konuşma yaparken dinlediğim Hüsamettin Koçan, insanın yeni olan karşısında duyduğu endişeden söz ediyordu. Emek verip, gayret edip, öğrenip kendimizi yetiştirdiğimiz ve zevk aldığımız bir alan varken yeni ve farklı başka bir alana tekrar emek vermek insana doğal olarak zor gelir. Ama sanatta esas olan ‘yenilik’. Dolayısıyla Koçan, dinleyicilerine bu tür endişeleri aşıp çağdaş sanata ilgi göstermeyi tavsiye ediyordu.

2000’lerle birlikte edebiyat da sinema da ve 2010’larda genç tiyatro da çok hareketlendi. Bunların arkasında da çağdaş sanatla aynı dinamiklerin olduğunu söyleyebiliriz. Evet, yepyeni çok genç bir izleyici kitlesi de oluştu. Multidisipliner izleyiciler. Ama bu sanatta disiplinler arası olmaktan söz edilen bir dönemde, her alanın kendi korumacı dilini oluşturduğu gerçeğini de değiştirmiyor. Kesişim kümeleri çok sınırlı ve bir alanda kendini yeterli gören diğeri karşısındaki bilgisizliğini ‘nefret’ duygusuyla perdeleyebiliyor. Tuhaf biçimde hâlâ kendimizi loncalara hapsetmeye, onların güvenli ayrıcalıklarından yararlanmaya çalışıyoruz. Kendi küçük çevremizde bir konunun ‘bileni’ olma ayrıcalığını bizden esirgeyen her şeyden ‘nefret’ ederek kendimizden uzaklaştırmayı seçiyoruz. Yani çağdaş sanat kendi içine kapanıyor kapanmasına ama entelektüelin de hiç mi suçu yok? Bunu da sormak gerekiyor.

Sanatın kitlesini geliştirmek, ticari galerilerin bir numaralı meselesi olmayabilir. Ama sanat merkezleri ve müzeler için elzem bir konu.
O nedenle bu konuyu bir de üç sanat kurumunun yöneticisine ve eleştirmen Necmi Sönmez’e sordum. Onların önceden yazıp yolladıkları görüşlerini de yarından itibaren yayımlayacağız.