Festival, sansüre direnmektir

İster çok sayıda sanatçının katıldığı bir sergi düzenleyin ister bir film festivali. Birinci kural sanatçıları özgür bırakmaktır. Bir festival her zaman yaratma özgürlüğüne yönelik tehditlerin karşısında durur, yoksa o mekanizmalardan birine dönüşür. Antalya Altın Portakal da buna göre davranmalı.
Festival, sansüre direnmektir

Festivalde Yer Yüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek adlı belgeselin gösterilmemesi kararı alındı.

Yeni Türkiye’nin yeni kültür sanat sezonu yasaklarla açıldı. Her yıl ekim ayında konser salonları tiyatrolar programlarını açıklar, festivaller ortama tatlı bir heyecan salar. Bu sene ekim ayı nasıl oyunlar izleyip ne şahane konserler dinleyeceğimiz muhabbetiyle değil sansür ve yasaklama tartışmalarıyla başladı. Devlet Opera ve Balesi’nin 12 Eylül günlerini aratmayan kılık kıyafet talimatnamesi ile Altın Portakal’ın Gezi belgeseli skandalından söz ediyorum…

Birincisi hakkına konuşulacak çok şey var, ama hepsi de 12 Eylül’den bu yana bol bol söylendi, söylenildi. Muhafazakar iktidarlar gelip gittikçe devletin kültür kurumlarındaki asi sanatçıları zapturapt altına almaya yönelik kılık kıyafetten repertuvara her alanda tuhaf uygulama ve yönetmelikleri, talimatname ve açıklamaları sık sık gündeme gelir. Opera Bale’deki gelişme, yönetim değişikliğiyle fena halde alakalı gözüküyor. Selman Ada, saygıdeğer bir besteci olmanın özgüveni ile kurumdaki sanatçılara, memurlara bir opera ve bale çalışanının nasıl olması gerektiğini de öğretmeye çalışıyor. Tayt olmaz, atlet giymeyin, döpiyesinizi eksik etmeyin…

Zaman zaman kibre varan bu üstten bakış, ‘dediğim dedik’, ‘ben yaptım oldu’ anlayışı da Yeni Türkiye’nin yeni yönetim anlayışına dönüştü. Demokratikleşmeden söz edenlerin bize uygun gördükleri bir siyasi dil. Antalya Altın Portakal’ın da bundan fena halde muzdarip olduğunu düşünüyorum.

Reyan Tuvi’nin filmi Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek, Gezi Olayları hakkında çekilmiş en bilinen belgesellerden biri. Geçen yıl boyunca bütün önemli festivallerde gösterildi, ödüller aldı. Şimdi bu saatten sonra bu filmin bir kriz sebine dönüşmesi doğal olarak hemen akla ‘Gezi düşmanlığı’nı getiriyor. Oysa festivali düzenleyenlerin ‘Gezici’ değilse bile, ‘Gezi düşmanı’ olmadıklarını biliyoruz. O protestolara katılanların, destekleyenlerin duyarlıklarını tanıyan bir ekip. Dahası bir festivalin en büyük düşmanının ‘sansürcü’ damgası yemek olduğunu herkesten iyi biliyorlardır. Öyleyse nasıl oluyor da Altın Portakal Film Festivali’ni böyle bir duruma düşürüyorlar? Sanırım bunun iki temel sebebi var, birincisi kara bir gölge gibi her yerlerde gezinen iktidarı kızdırma endişesi ve oradan beslenen otosansür mekanizması. İkincisi ise yukarıda da sözünü ettiğim artık bir yönetim anlayışına dönüşen ve her idarecinin ruhuna işleyen ‘yaptım oldu’ kafası.

İster pek çok ismi davet ettiğiniz bir büyük tematik sergi düzenleyin isterseniz bir film festivali; birinci kural sanatçıları özgür bırakmaktır. Sanatın kutsalı olan yaratma özgürlüğüne müdahale ettiğiniz anda, izleyiciyle sanatçı arasına girmiş, işin topluma ulaşmasını engellemiş daha kötüsü sanatçıları otosansür uygulamaya itmiş olursunuz. Bu nedenle siyasi ve ahlaki gerekçeler taşıyan her tür müdahale her zaman büyük tepki görür. Görmesi de gerekir. Bu sanat dünyasının haklı tepkisi, kendini koruma refleksidir.

Gezi Olayları’nın Türkiye toplumunda hatta tarihinde nasıl derin bir iz bıraktığını daha üstünden bir yıl geçmeden açıkça görebiliyoruz. Çünkü sanatta neredeyse 12 Eylül’e bile nasip olmayan bir etki yarattı. Bu kadar kısa sürede edebiyatta, çağdaş sanatta, sinemada kendini göstermesi başka türlü açıklanamaz. Dolayısıyla Ak Partili belediyenin düzenlediği Antalya Film Festivali’ne de Gezi temalı filmlerin, belgesellerin başvuracağı biliniyordu. Daha bir ay önceki basın toplantısında bu mesele açık açık sorulmuş, festivali düzenleyenler de asla böyle bir filtre uygulamayacaklarını söylemişlerdi. Ama nedense Reyan Tuvi’nin çok bilinen filmindeki bir sloganı sadece onların hukukçuları fark etti ve neredeyse ‘ihbar’ gibi TCK referanslı bir gerekçeyle film belgesel yarışmasına dahil edilmedi. Filmin ücretsiz halk gösterimi dolayısıyla programdan çıkartıldığı gerekçesi de pek inandırıcı değil. Belli ki Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’i tipik festival izleyicisi dışındaki Antalyalılar’ın da seyretmesi durumunda bir AK Partili’nin kızıp şikayet etmesinden çekindiler. Oysa festival düzenlemek böyle riskleri almak, şikayetlere, kovuşturmalara, davalara yani sanat eserini yasaklayacak, sanatçıyı yıldıracak her tür mekanizmaya direnmek demektir. Bizzat o mekanizmalardan birine dönüşmek değil.

Festivalin çekirdek ekibini oluşturan dört kadın, Elif Dağdeviren (yapımcı), Alin Taşcıyan (eleştirmen), Zeynep Atakan (yapımcı), Hülya Uçansu (festival yönetmeni) sinemayı bilip sevdiğini düşündüğümüz isimler. Bu ekibin Altın Portakal’ın Reyan Tuvi’ye daha fazla hedef haline getirmeyecek bir çözüm bulmaları gerekiyor. Bu saatten sonra bir ara çözümün mümkün olduğunu sanmıyorum. Festivalin gerçekten itibarını koruması hatta tadını tuzunu geçtim ama adil biçimde gerçekleştiği duygusunu kaybetmemesi için filmin o yarışmaya geri alınması gerekiyor.