Her şeyi unutup yeniden başlamak zorundayız

Sakıp Sabancı Müzesi'nde açılan 'ZERO Geleceğe Geri Sayım' sergisi, bize çağdaş sanat tarihinin az bilinen ama çok önemli bir sayfasını tanıtıyor. 1958 yılında ZERO grubunu kuran üç sanatçıdan biri, Heinz Mack bugün de enerjik bir kişilik. Açılış günü yaptığı sergi turunun hemen ardından oturup sıcağı sıcağına konuştuk.  
Her şeyi unutup yeniden başlamak zorundayız

Bay Mack, az önce ZERO grubunun İstanbul’daki ilk sergisini gezdiniz. Bu sergide sizin de pek çok işiniz var. Sıcağı sıcağına soralım, nasıl buldunuz?
Benim ‘Dokuz Sütun’ enstalasyonumun burada çok mükemmel biçimde yerleştirildiğini söylemeliyim. Biliyorsunuz geçen yıl ZERO grubu hakkındaki sergi New York'ta açıldı ve büyük başarı sağladı. Çünkü 262 bin kişi gezdi. Gelenlerin çoğu genç insanlardı. İstanbul için de böyle olmasını diliyorum. Gençleri bu sergiyi görmeye davet ediyorum çünkü ZERO'ya başladığımızda biz de gençtik. Şimdi içimizde yaşayan en genç benim ve 84 yaşındayım... Bu tabii ki sadece sanatçıların yaşlılığı ve gençliğiyle ilgili bir sergi değil. Sanat tarihiyle 20. ve 21. yüzyıl sanatıyla ilgili bir sergi. Biz bu serginin orient ve oksident arasında yeni bir etkileşim yaratmasını diliyoruz.

Dokuz Sütun’u Boğaziçi'nin Avrupa yakasında durup Asya yakasını seyrederken görmek sizin için çok şey ifade ediyor olmalı.
Sabancı Müzesi'nin diretörü Nazan Ölçer bir hayalin gerçekleşmesini sağladı. Dokuz Sütun’un şu anda durduğu terası daha önce görmüş, iyi bir hayal gücüm olmasına rağmen enstalasyonun nasıl olacağını tam hayal edememiştim. Ama şimdi görüyorum ki mükemmel olmuş. Anıtsal heykeller, ki benim işlerim genelde öyledir, boşluğa ihtiyaç duyarlar. Bu heykelim daha önce Venedik'te harika bir yerde sergilenmişti, binlerce insan izlemişti. Bu sefer burada tamamen farklı bir etkiye dönüşmüş. Tabii ki, denizin önünde olması, araziyle girdiği ilişki, arkadaki müze binası mükemmel oldu...

Peki Venedik mi, İstanbul mu, hangisini tercih ediyorsunuz?
Venedik ve İstanbul yüzerce yıldır birbiriyle tarihi bir ilişki içinde, kız kardeşler gibi. Böylece heykellerim iki tarafı birleştiren bir anlama sahip oldular. Şunu da söylemeliyim ki pek çok başka yer bu sütunları istedi, ama en İstanbul'u tercih ettim.

 

Bu sergi bize Avrupa'nın 2. Dünya Savaşı sonrasındaki durumunu da hatırlatıyor ki Türkiye'de biz bunu pek bilmeyiz. O yılları hatırladığınızda bize neler anlatırsınız?
Her şeyden önce yaşadığım 2. Dünya Savaşı'nı anlatmak isterim. Yaşadığım kent Krefeld bombalandığında 14 yaşındaydım. Bir gecede 12 bin kişi öldürüldü. Bombacılar gidip de makinaların sesleri durunca, sığındığımız mahzenlerden çıktık ve gördüğüm gökyüzü çok etkileyiciydi. Işık doluydu. Büyük projektörler, patlamalardan kalanlar, gökyüzünün kendi rengi çok parlak görünüyordu çünkü kentte hala karartma vardı… 1950'de Düsseldorf Sanat Akademisi'nde eğitimime başladım ve küçük bir burs bulup gezmek için trenle Paris'e gittim. Oraya vardığımda çok şaşırdım. Neden biliyor musunuz? Hayatımda ilk defa yıkıntılar içinde olmayan bir kent görüyordum... Savaştan sonra büyük bir vakumla karşılaştık. Hiç bir şeyimiz yoktu. Ne malzeme, ne de bilgi. Bir keresinde annemi kız kardeşimle mutfak masasında karşılıklı oturmuş ağlarken gördüğümü hatırlıyorum. ”Neden ağlıyorsun?” diye sorduğumda “Sizler hala açsınız ve ben artık ne yapacağımı bilmiyorum” demişti... Entelektüel yokluk daha da fenaydı. Hiçbir şey, hiçbir şey yoktu.

ZERO’nun çıkışında kısa sürede kurduğu uluslararası ağ da önemli. Pek çok sanatçı kısa sürede ZERO’ya ekleniyor, ortak sergilere katılıyor. Bu hızlı toparlanmanın sebebi neydi?
Biz genç sanatçılar olarak atölyelerimizde oturmuş bir takım şeyler dener ve tesadüflerle bir yerlere doğru ilerlerken tamamen habersiz olduğumuz başkaları da Berlin'de, Paris'te Milano'da, Tokyo'da benzer şeylerle uğraşıyordu. Onlar da kendilerini yapayalnız sanıyordu. Adım adım birbirimizi tanıdık. Ve bu çok büyük bir insani tecrübe oldu. Hiç bir galerinin, müzenin olmadığı kimsenin sizi umursamadığı bir zamanda, sergilerinizi bir grup sanatçı izliyordu ve biz de yapıyorduk. Bazı arkadaşlarımız, Klein, Fontana, Tinguily dünyada meşhur sanatçılardı ve onlar da bizimle birlikte işlerini sergiliyordu. 60'ların başında Washington'da bir sergi düzenlemiştik ve 42 sanatçı katılmıştı.
Bütün sanatçılar akademilerde okumuş bir şeyler öğrenmişti. Ama birden hepimiz fark ettik ki her şeye en başından başlamalıyız. Çünkü öğrendiğimiz her şeyi unutup yeniden başlamak zorundayız.

Herkes ZERO söz konusu olduğunda oradaki ‘iyimserliğin’ altını çiziyor. Ben bunu gerçekten çok merak ediyorum çünkü bugünlerde Türkiye’de bizim iyimserliğe her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Sanatçılar için çalışmanın koşulu, özgür olmaktır. Özgür değilseniz sanat yapamazsınız. Diktatörlükler altında insanlar sanat yapamaz. Bu konuda yeterince örneğimiz var. “Ben özgür bir insanım ve ne yapmak istiyorsam onu yaparım” bilinci, “yapmak istediğim şeyin zamanının ben belirlerim koşulu” önemlidir. 2001’de İran’da büyük bir sergim olmuştu. Şah zamanında yapılmış bir müzede açıldı sergi. Uzun zaman sonra İran’da açılan ilk Batılı sergiydi. Açılışta salona gittiğimde 750 kişi vardı. Bir köşede mollalar da oturuyordu. Söylediklerimi kelime kelime çevirdiler. Onlara ‘Ben özgür bir insanım. İşlerimi yedi bin yıllık kültürü olan bir ülkede göstermekten mutluluk duyuyorum. Bunu yapabiliyorum çünkü yedi bin yıldır sanatçılar yaptıkları işi özgürce yaptıkları için yapabiliyorum. Şimdi bütün kalbimle ve aklımla sizin de bu ülkede binlerce yıldır yaşamış sanatçılar gibi özgür olabilmenizi diliyorum. Haydi durmayın, cesur olun gerekiyorsa hayatınızı ortaya koyun” dedim. Benim konuşmamı çeviren saçlı adamı ertesi gün göz altına aldılar...

Çağdaş sanatta pek çok şeyin benzerini ZERO’da görüyoruz. Richard Serra’nın Katar’da çölde yaptığı metal sütunlarını gördünüz mü mesela? Bana sizin yıllar önceki Sahra işlerinizi hatırlatıyor…
Bu biraz bana karşı saldırgan bir iş. Çünkü önce ben yaptım. Hem de çok daha önce. Bunun fotoğraflarını çekip dökümantasyonunu yaptık. Ben bunları Serra başlamadan yirmi yıl önce yaptım, hem de cebimde bir kuruş para yokken yaptım. O bunları milyonlarca dolara yapıyor. Aradaki tek fark bu.

Çünkü siz bu işleri yaparken sanatta ticarileşme yoktu. Bu fiyatlar ve ticarileşme meseleleri için ne söylersiniz?
Bu çok çok kötü bir gelişme, hatta bir tür trajedi. Sanatın ticari ilişkilerle yönetilmesi gerçek bir trajedi. Benim yaşıma geldiğinizde milyoner olmakla ilgilemiyorsunuz. Pek çok arkadaşımız öldükten sonra milyonlar etmeye başladı. Bunun benim için tek bir olumlu anlamı var. Eğer biri bir sanat eserine para veriyorsa bu o eseri kollayacağının garantisidir. O eser artık yok edilmez, kıymetli bir şey olarak saklanır. 

ZERO, Geleceğe Geri Sayım sergisi 10 Ocak’a kadar Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde görülebilir.