İnceliklere vakit ayıranlar

Burcu Aktaş ve Derviş Şentekin'in yeni kitapları aynı zamanda çıktı. Özel dünyalar kuran, inceliklerden söz ederken neşeyi ve umudu yitirmeyen iki iyi yazar onlar.

Çok yazar arkadaşım var, ama içlerinden ikisinin yeri başka. Çünkü onlar aynı zamanda benim iş arkadaşlarım. Hem de ‘öyle böyle değil’; 10 yıldan uzun bir zamandır Radikal Kitap’ı Burcu Aktaş ve Derviş Şentekin’le birlikte yapıyoruz. Sanıyorum onların bir süre sonra yazarlığa da dümen kıracakları belliydi. Geçenlerde Burcu’nun üçüncü, Derviş’in ikinci kitabı aynı günlerde çıktı. 

Hani ‘durup da ince şeyleri anlamaya kimselerin vaktinin olmadığı’ şu zamanlarda hakikaten inceliklerden söz eden, kendi kişilikleri gibi özel dünyalar yaratan iki yazar onlar. Dostluğun, ailenin, dayanışmanın, cesaretin geçerli olduğu, insana dair yitirilen yüce duyguların hüznünün alttan alta işlediği ama neşesini ve umudunu da kaybetmeyen kitaplar yazıyorlar.

Derviş Şentekin’in ilk kitabı ‘Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzel’di lapa lapa kar yağan bir İstanbul’da geçiyordu. Kahramanımız işsiz bir istihbaratçı, kadının güzelliğinden mi yoksa vaat ettiği paraya ihtiyacı olduğundan mı bilinmez, kayıp babanın peşine düşüyordu. Biz de zeki, müdanasız, hayatın hile ve desiseleri karşısında oyunu bile isteye bırakmaya karar vermiş, dostlarına ve sevdiği kadınlara karşı sevgi, düzenin kötülerine karşı öfke dolu bir karakterle tanışıyorduk. Polisiye edebiyatımızın artık derviş gibi bir kahramanı var dedirtecek biriyle...

İlk kitabın sonunda öldüğünü sandığımız kahramanımız şimdi ‘Beş Parasızdım ve Katilimi Arıyordum’da tekrar karşımıza çıktı. Kitapların isimleri fena halde karanlık Amerikan dedektiflik hikayelerini ve çok satan ‘pulp’ romanları çağıştırıyor. Nitekim kahramanımız bütün o karanlık maceraların iyi kalpli dedektifleri gibi bir kaybeden; yani bir ‘anti kahraman’. Derviş’in romanlarının özelliği, ‘açıkça’ ve sözünü sakınmadan politik olmaları. Her iki kitapta da maceranın arkasında Türkiye’nin karanlık 90’lı yıllarıyla bir hesaplaşma, devlet için kurşun atan mafyoz katil çeteleriyle bir mücadele söz konusu.

Çocuk kitapları için sıkça kullanılan bir kalıp vardır: ‘Sadece çocukların değil büyüklerin de okuması gereken kitaplar bunlar...’ gibisinden. Bana biraz, ‘çocuk kitabı diye küçümsemeyin’in kibarcası gibi gelen, hemen çocuk kitaplarına hem de yazarlarına haksızlık gibi gelen bir kalıptır bu. Ben de bu girdaba kapılmak istemem ama yapacak bir şey yok çünkü Burcu Aktaş’ın yazdıklarına sadece çocuk kitabı demek, yetersiz bir tanımlama olur. Aslında birer uzun hikaye gibi de okunabilecek, naifliği yalınlığından ve sunduğu düşsel dünyadan kaynaklanan kitaplar bunlar. İster gökdelenler arasında bir küçük evden söz etsin isterse bir tren istasyonundan, aslında bu hayata ait olmayan karakterlerin, bu hayattan ya çekip gitmiş ya da artık ‘annane kuru köftesi’ gibi nadir bulunan tatlarını anlatıyorlar. ‘İstasyonda Vals’ de işle öyle bir kitap. Bu kez Mehmet Güreli’nin resimleri eşlik ediyor hikayeye. Bir tür istasyon meydanın çevresinde sessiz sineması, çiçekçisi, enstrümanlar şeklinde pastalar yapan pastanesi, lunaparkı, hayatın seslerini kaydeden mutlu ve eksantrik çocuklarıyla gerçek olamayacak kadar güzel bir dünya bu. İnsanların o mutluluktan bir parça tatmak için geldikleri bu istasyon meydanının tadını kim kaçırabilir? Müzisyenlere göz diken bir AVM tabii ki... İnsanların birbirine, yaptıkları işlere değer verdikleri, dayanışma içinde yaşadıkları bir mutluluk adası gibi. İnsanı içine çeken, mekânı tüm karakterleriyle birlikte sevdiren ve insanın aklına kazıyan çok kendine özgü bir dünya. Zamansız, kendi gerçekliği ve büyüsüyle ayakta duran ama içinde yaşadığımız şu hayata sessizce direnen bir âlem.

İşte benim arkadaşlarım da öyle; yıllardır her şeye rağmen memleketin en iyi kitap ekini yapmak için uğraşan bir yandan da kitaplarını yazan, hiç bağırıp çağırmadan meraklısını kendi dünyalarına davet eden, hayata kalıcı bir iz bırakmaya çalışan edebiyatçılar. Biliyorum ki daha neler neler yazacaklar, bu daha başlangıç...