Kartondan tarihi yapı

Keşke yıkılmasalardı, ama o eski binaları yeniden yapmak, dekora dönüştürmek demek

Taksim Kışlası’nın yeniden yapılması fikri ilk kez karşıma Beyoğlu İmar Planı’nda çıktı. Ocak ayında bol bol haberini yaptığımız planda, Taksim Kışlası’nın Cumhuiyet Caddesi’ne bakan cephesinin yeniden inşa edilmesinden söz ediliyordu ama o kışlanın yerinde duran Gezi Parkı’nın tamamen ortadan kalkacağına dair bir şey yoktu.
Sadece Taksim Kışlası değil, zaman içinde yıkılmış, yok olup gitmiş pek çok başka binanın da ‘ihya edilmesinden’ yani yeniden yapılmasından bahsediliyor. Cami, mescit, hamam, mektep binaları yeniden yapılıp, ‘sosyal tesis’ olacak.
Bütün bu projelerin arkasında kayıp Osmanlı İstanbuluna yönelik bir hasret var. Zamanında yapılmış ve yıkılmış anıtsal binaları, yok olmuş mahalleleri yeniden yaratma fantezisi. Azıcık kent bilinci, tarih sevgisi olan insanın o dokuyu koruyamayan, binaları heder edenlere kızmaması mümkün değil, Sultanahmet’teki ahşap adliye binası, Mercan’daki o koca Ali Paşa Sarayı hala kent silüetinin bir parçası olsa ne kadar güzel olurdu. Ama artık yoklar. İşin fenası onları yeniden yapmak da mümkün değil. Uzaktan bakanlar için, benzer bir gölgeyi silüete katmakla iş bitmiyor. Yanına yaklaştığında, içine girdiğinde alçıdan bir dekor, kötü bir kopyayla karşılaşmak kaçınılmaz.
Hiçbir orijinal malzemesi kalmamış, eski taşları, merdivenleri, kapıları olmayan, eski fotoğrafına bakarak yapılmış, herşeyin eskiyi taklit ettiği bir binada ruh olamaz. Çünkü eski binaların ruhu, yüz yıllık merdivenlerine sinen yaşanmışlıktan gelir. Sadece dış cephesi kalsa bile taşlarının eskiliği, yıpranmışlığıyla kendi hafızasını dışavurur. O nedenle yeni yapacağınız bina ne yaparsanız yapın ruhsuz, anlamsız bir taklit tuhaf bir neo Osmanlıcılık gösterisi hatta daha kötüsü kitsch olacaktır.
Üstelik, İstanbul harıl harıl daha fazla yeşil alan talep ediyor. Ali Samiyen Stadı’nın bile yıkılmışken bir daha yapılmaması tartışılıyor. Şimdi Gezi Parkı’nın üzerine tekrar eski kışlayı dikip onu da AVM filan yapmanın ne manası var bilmiyorum.

Tiyatroculara müjde!
Başlıkta kısaca tiyatrocular dedim ama aslında bütün performans sanatlarını ilgilenidren bir gelişme var. Uluslararası Performans Sanatları Araştırma ve Üretim Derneği kuruldu. İngilizce adı ve kısaltması daha havalı: PARC. Derneği kuran, yıllardır sahne arkası çalışmalarıyla tanınan Pelin Başaran.
* * *
Başaran’ın hedefi, bütçesi ve sahnesi olmadan kendi imkansızlıkları içinde oyunlar üreten dans ve tiyatro grupları için kaynak yaratmak. “Dünyada bu tür topluluklara devlet destek olur, ama bizde böyle bir mekanizma yok.” diyor Pelin Başaran. Hakikaten Türkiye’deki devlet yardımı hem az hem de zaten kendini kanıtlamış bildik tiyatrolara yönelik. Alternatif topluluklar, özellikle dans grupları kendi ülkesinde umut olmadığı için Batılı fonlardan yararlanmaya çalışıyor. Pelin Başaran’a göre ‘gelir yaratmanın tek yolu ortak yapımcı bulmak’ ve bu zorunluluk üretilen işlerin içeriğini de etkiliyor. Sanatçılar, Batılı ülkelerde de anlaşılıp beğenilecek işler yapmaya çalışıyor.
Çare, Türkiye’deki kıt kaynakları bir araya getirmek. PARC, bir sponsorluk havuzu oluşturup beraber çalıştığı topluluklara destek olmak, var olan mekanları daha fazla kullanılır kılmak için çalışıyor. Bir yandan performans sanatları konusunda araştırma ve tartışma ortamı yaratmak da amaçlar arasında.
* * *
Oyun Deposu, Çıplak Ayaklar Kumpanyası, İlyas Odman, Seyyar Sahne gibi topluluklar için müjdeli bir durum. Daha çok ve daha iyi oyunlar üretebilmeleri için sadece Pelin Başaran’ın çabalayıp durması yetmez tabii. Memleketin sponsor adayları da performans sanatlarında ‘güncel’ olanın farkına varıp, bu enerjik ortama destek verse belki hayat bayram olur.

.