Kendi heykelini kendin yap

3D yazıcılarla artık evde heykel kopyalamak da mümkün olacakmış. Şu sıralar Galerist'te yeni işleri sergilenen Serkan Özkaya, bunu 10 yıl önce yapmıştı.
Kendi heykelini kendin yap

Artık herkes evde kendi Milo Venüsü’nü yapabilecek diye yazıyor haberde. Gözde İngiliz gazetem The Independent’ta okudum. Louvre Müzesi’nde insanların önünde kuyruk olduğu bu eski Yunan heykelinden artık istediğimiz kadar üretebilirmişiz. Çünkü 3D yazıcılar marifetiyle sanat eserlerini de kopyalamak mümkünmüş.

Son zamanlarda çıkan haberlere bakarsak insanlığı 3D yazıcılar kurtaracak gibi görünüyor. Bilgisayar marifetiyle üç boyutlu olarak taranan bir nesnenin, çeşitli malzemeyi şekillendiren makinelerdaekopyalanabilmesi diye özetleyebiliriz 3D yazıcı olayını. Nitekim çıkan haberlere bakarsak internetten bedava indireceğiniz modellemeleri evinizdeki yazıcıya yükleyerek şimdilik bir Kalaşnikov tüfek, bir antik heykel ya da kremalı pasta yapabilirsiniz. İnşallah yakın gelecekte böbrek, ciğer, parmak gibi ne gerekiyorsa onu üretmek de mümkün olacak.

Milo Venüsü’nü yapmak mümkün diye yazmışlar. İyi de bir başka klasik heykel bizde neredeyse 10 yıl önce, hem de aynı teknikle, hem de iki kat büyük haliyle yapıldı. Serkan Özkaya’nın Davut heykelini kastediyorum.

Güncel sanat tarihimizin en unutulmaz işlerinden biri olan Davut (Mikelanj’dan esinle), dünya sanat tarihinin o ünlü eserinin bir kopyasıydı. Özkaya, 2005’te heykeli strafordan aynen yapmış, altın yaldıza boyayıp Şişhane’ye dikmek istemişti. 9 metrelik dev heykel ne yazık ki yerine konurken devrildi. Ama olsun, zaten her şey sanatçının diğer işlerinde olduğu gibi bir nevi şakaydı ve Serkan Özkaya bu kez bir fiyaskoyu sanata dönüştürerek heykeli değilse bile çöküşünün videosunu 9. İstanbul Bienali’nde sergiledi…

İşte o dev heykel 3D yazıcıyla üretilmişti. Serkan Özkaya işin ilhamını biraz da Davut’un bilgisayar modellemesini çıkartan bilim adamlarının haberinden almıştı. Modelleme yurtdışından getirtildi memleketin mütevazı 3D yazıcılarıyla katman katman üretilen Davut göğe doğru yükseldi.

Peki, Serkan Özkaya neden Davut’un birebir örneğini yapmamıştı da hem iki kat büyütüp hem de altın yaldıza bulamıştı? En basitinden kendine özgü yeni bir iş olması için. Herhangi bir sanat eserinin kopyasını üretmek binlerce yıldır çeşitli tekniklerle mümkün. Romalılar bronz kopyalar çıkartıyordu, 19. asırda alçı kopyalar pek modaydı. Sonraları heykel kopyalamak gözden düştü.
İleride bir gün evlerimize 3D yazıcılar koyup ne gerekiyorsa çıktısını alacak mıyız, bilmiyorum. Belki internetten sonra en büyük icat hakikaten budur. Ama sanat eserinin biricikliği hâlâ en önemli şey ve herhangi yaratıcı bir dokunuşa sahip olmadan ne Rembrandt tablosunun ne de bir Mikelanj heykelinin aynısına sahip olmanın pek manası yok. Yani bu kendi heykelini kendin yap işi bana tatlı bir iddiadan daha anlamlı gelmiyor.

Serkan Özkaya ise neşesini ve yaratıcılığını aynen koruyor. Hatta 3D ile yaptığı o Davut’u da aldı yanına Amerika’ya gitti... Geçen hafta Galerist’te son yıllarda yaptığı işleri toplayan yeni bir sergi açtı, adı ‘Bugün Aslında Dündü’. Sergiye gidin kendi gözlerinizle görün; bakın Serkan Özkaya bu kez neleri altın yaldıza bulamış…

Okuma Önerİsİ

Linç
Ayfer Tunç ve Hakan Günday’ın yeni romanları arasında ortak nokta ne olabilir? Söylüyorum: Linç. İçine dünya ağrısı saplanmış insanların kendini kaptırdığı toplumsal histeri. İşte böyle anlatılıyor:

- Herkes vahşetin hazzından çıldırmıştı. Mürşit bu hazla birlikte zafer gibi bir şey de hissediyordu. Cumhurdan kopmuştu artık onun varlığına ihtiyacı yoktu, kalabalığın ortak cinnetine katılmıştı. Devasa şeytanın sayısız elinden kolundan biri olmuştu. Seyirci olmanın içindeki canavarı doyurmaya yetmediği bir anın içindeydi. Akıntıya karıştı, kalabalığın arasında su gibi aktı, biren kendini yerde kan içinde yatan, hâlâ tekmelenen hamalın başucunda buldu. (Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı)

- Artık ön sıralarda değil, biraz arkalardaydım. İnsanların ortasında. Korku beni bir bebek gibi kollarına alıp kalabalıkla kundaklamıştı. O artık benim tiranım değil tanrımdı. Ve bütün tanrılar gibi onun da bir tirana ihtiyacı vardı. Aramama gerek yoktu, çünkü o kurban biraz ilerimde çığlıklar atarak koşuyordu. Birkaç adım daha atmıştı ki önce seslerimiz kulaklarını, sonra da ellerimiz omuzlarını yakaladı. Son bir hamleyle silkinip kendini kurtarmaya çalışsa da aniden kapıldı kalabalığımıza. Parmağını, elini ya da kolunu değil, bütün bedenini bir hızara kaptırır gibi. (Hakan Günday, Daha)