Kendi şehrini kendin kur

Tasarım Bienali'ndeki sergiler tartıştığı meseleleri cesurca ve açıklıkla ortaya koyuyor

Tasarım ne zaman kült bir kavram olarak bizim de hayatımıza girdi hatırlamıyorum. Ama en az on yılı var. Yaratıcılığın endüstri ve gündelik hayatla iç içe geçtiği bu alan iş dünyasının da kültür endüstrisinin de epey ilgisini çekiyor. Bir dönem Radikal’de aylık Tasarım Gazetesi çıkarttığımızdan dolayı iyi biliyorum, hayatın çok içinde bir konu olmasına rağmen işin kuram-kavram alanlarına girdiğinizde karmaşıklaşır. Çünkü mimarlardan endüstri tasarımcılarına ve hatta modacılara kadar her tür meslek erbabının iç tartışmalara meyli hayli fazladır. İlgi çekici projeler ve yaratıcı fikirlerden çok ‘Türkiye’de tasarımın sorunları’ sarmalında kaybolup gidebilirsiniz. Tasarımı öne çıkartıp fark yaratmak isteyen onca şirket vardır ama bu alandaki etkinlikleri ve yayınları destekleyecek kurum bulmak zordur.

Mesela İstanbul Tasarım Haftası biraz da bu yüzden hâlâ güçlükle yapılır.

Neyse ki bu yıl ilki düzenlenen İstanbul Tasarım Bienali, bu sarmala fazla kapılmamış gözüküyor. Bugün kapılarını açacak bienal sergileri, tartıştığı meseleleri cesurca ve açıklıkla ortaya koyuyor. Birçok ilgi çekici iş var ama genel atmosferin bir tür sanat bienali gibi olduğu gerçeğini de gizleyemem. İşte Tasarım Bienali’nden notlar:

* Rum Okulu’ndaki ‘Adhokrasi’ sergisi endüstriyel tasarımı tartışıyor. Serginin yıldızı ‘3D printer’, yani üç boyutlu yazıcı. Birçok iş, bilgisayar modellemesini kolayca gerçeğe dönüştüren bu küçük makineler üzerine kurulu. Bu aletler sanki ‘herkes için tasarım’ manifestosunun yolunu açmış gibi.

* Rum Okulu’nun şahane tarihi binası, sergiden biraz rol çalıyor. İnsan bazen tavanları, yer döşemelerini filan seyrederken buluyor kendisini. 

* Bazı işler, bizim ‘Prof. Zihni Sinir’i akla getiriyor. Ne de olsa kendisi, yıllar evvelden tasarımın parodisini yapmaya başlamış bir yaratıcı zihin.

* ‘Adhokrasi’ iyimser hatta neşeli bir sergi. El birliğiyle yapılan kolektif tasarımlar burada çok popüler.
İstanbul Modern’de Emre Arolat’ın imzasını taşıyan ‘Musibet’ sergisi ise metaforik değil, gerçek anlamda ‘karanlık’.

*Demir bir kapıdan girdiğiniz, dar koridorlardan geçtiğiniz sergi alanında bir tür anti-ütopya atmosferi hâkim.

*Girişteki yazıda kentsel dönüşümden bir tür ‘hezeyan’, alınan kararlardan ‘yangından mal kaçırırcasına’ diye bahsediliyor. Yani cesur ve sözünü sakınmıyor.

* ‘40 Nasihat’, Musibet’in belki de tek neşeli işi. ‘Ben Başkan Olsam’ için akbil kartınızı yanınıza almayı unutmayın.

 

*Tasarım Bienali’nin en güzel işi ise ‘İstanbul-O-Matik’. Yerdeki yuvarlak camların üzerine geldiğinizde ışığı yanıyor ve karşınızda üç boyutlu görüntüyle farklı bir İstanbul tahayyülü canlanıyor. Sonra da gürültüyle çöken bu İstanbul görüntüleri içinde TOKİ’li ve Başbakan Erdoğan’lı olanı en cesuru. Bu ‘kent kurma’
oyunu için Cem Kozar ve Işıl Ünal’a tebrikler.

 

Kar gibi bembeyaz


İlber Ortaylı, ‘cami balkonu’ sözünün ‘Kar’ romanının ilk baskısında olduğunu yazmıştı. Sayfa vermediği için bütün romanı yeniden okumak gerekti ama olsun, ben zaten Orhan Pamuk severim. Romanda böyle bir ifade yok. Sonuçta bunun herkesin inandığı ama hiç gerçekleşmemiş bir şehir efsanesi olduğunu tekrar etmekle yetineyim. Şimdilik bu kadar.