Kente ve düşüncelere adanmış bir Bienal

14. İstanbul Bienali'ni gezmek için son üç gün. 'Bu Bienal'in diğerlerinden farkı ne?' Ve 'Beyoğlu civarında nerelere gitmeli?' sorularına yanıt aradık.
Kente ve düşüncelere adanmış bir Bienal

Özgür aradı, ‘Beyoğlu civarında Bienal’i görmek için nereleri gezmemi tavsiye edersin’ diye sordu. Ne de olsa İstanbul Bienali’nin bitmesine üç gün kalmış vaziyette ve dolayısıyla herkes telaş içinde görebildiği kadarını görmek istiyor. Bu aldığım ilk telefon değil. Kimseye Bienal’in tamamını gezmenin imkansız olduğunu anlatmak zorunda kalmıyorum. Demek ki herkes bunun gayet farkında. Daha çok gelen talepler Beyoğlu odaklı. Ne de olsa sanatın daimi adresi. Büyükada konusunda da tavsiye isteyenler de olmadı değil, ama birincilik Beyoğlu’nda.

Aslında Beyoğlu-Karaköy hattını gezmek, 14. İstanbul Bienali’nin önemli bir kısmını görmeyi sağlıyor. Bütün videoların hakkını vermek, bütün açıklamaları okumak yani bir sergiyi olması gerektiği gibi gezmek durumunda sadece Beyoğlu bile ‘bir tam güne’ sığmaz. Yine de ben, Özgür’e işe İstiklal Caddesi’nde Arter’e giderek başlamasını önerdim. Arter’in her katında, bir sanatçının işleri var. Burada belki de en çok İsveçli matematikçi Fredrik Sotrmer’in fotoğraflarına ve notlarına odaklanmak gerek. 1900’lerin başında kutup ışığının fotoğrafını çekmeye çalışan bu bilim adamının sergideki varlığı, 14. Bienali tüm diğerlerinden ayıran yaklaşımın tipik bir örneği. Bu bienalde sanatçılar kadar, bilim adamları, yazarlar ve her nevi düşünür de yer alıyor. Kavramsal sanatın ihtiva ettiği ‘düşünce’yi, sanatçının ifade araçlarıyla sınırlamayıp, gerekirse doğrudan bilim adamı ya da düşünür aracılığıyla sergiye katan bir küratör Carolyn Christov-Bakargiev. Tam da bu nedenle kendisine küratör değil ‘şekillendiren’ demeyi tercih ediyor. Neyse konuyu dağıtmayıp, sergiye dönelim.


Deniz Gül/Taş

EMEK’E TEPEDEN BAKMAK İÇİN

Arter’den çıkanların Taksim’e doğru yürümelerini tavsiye ederim. Flo Ayakkabı Mağazası’nın binasında bir daha nasip olmayacak bir tur atma fırsatını kullanmak gerekir. Burası, bir zamanlar Anadolu Pasajı’ydı. Yok edici restorasyondan sonra geriye ne pasaj kaldı ne bir şey. Şimdi devasa bir ayakkabı mağazası. Bir asansörle çıktığınız üst kattaki büyük mekanda genç sanatçı Cansu Çakar’ın düzenlediği ‘kadınlarla süsleme sanatı atölyesi’ var. Güzel bir fikrin, mekanda kaybolduğu işlerden biri. Gitmişken mutlaka pencereye yanaşıp İstiklal Caddesi’ni ve hemen karşınızdaki zavallı Emek Sineması’nın yeni halini seyredin.

Geriye doğru yürüyüp Galatasaray Lisesi’ni geçtikten sonra Yeniçarşı Caddesi’nden aşağıya doğru inin. İlk sola sapıp o güzel Cezayir Binası’na girin. Burada da Cansu Çakar’ın işine benzeyen bir ‘aktivist’ çalışma yer alıyor. Fernando Garcia Dory, ekonomi-toplum ve çevre arasındaki ilişkiyi sorgulayan toplantılar düzenliyor. Hemen oradan çıkın ve Çukurcuma’ya doğru Bostanbaşı Sokak’a girin. Solda en güzel işlerden biri, terkedilmiş bir apartman katına kurulan Deniz Gül’ün ‘Taş’ adlı enstalasyonu var. Yerdeki minderlere uzanıp tavandaki tuhaf şekilleri seyredin. Beğeneceksiniz. Bunun vaktiyle gitmek zorunda kalan Ermeniler ve onların altınlarını arayan definecilerle ilgili bir iş olduğunu anlamak pek mümkün değil tabii. Ama siz, bir de bu gözle bakmayı ihmal etmeyin.

Archille Gorky, Masumiyet Müzesi'nde

Aynı sokakta The House Otel’de İngiliz sanatçı Heather Phillipson’ın aşk acısı hakkında kurduğu o frapan dünyaya mutlaka bakın. Seversiniz. Ama en güzeli köşede. Bir dönem kentleşmenin simgesi olan ‘garaj’lardan biri terkedilmiş bekliyor. Bu beton yapıya giren Cevdet Erek, eski bir lüks otomobil ve boş alanı sesle hayata döndürmüş. İnsanın içerideki banklarda oturup vakit geçiresi geliyor. Tıpkı hemen yanındaki dükkanda, caz plaklarından birini takıp dinlemek istememiz gibi. Bu iki katlı tipik Çukurcuma dükkanında Amerikalı sanatçı Theaster Gates, İznik çinileri, kaseler ve caz plakları aracılığıyla ‘zenaat’, ‘el emeği’ ve ‘değer’ gibi sanatın arada unuttuğu mühim şeyleri hatırlatıyor.

Hemen karşıda İtalyan Konsolosluğu’nun da olduğu sokakta İtalyan Lisesi’ne girin. Burada pek çok iş sergileniyor. Çatı katında Irena Haiduk beğeni topluyor, İz Öztat ve Fatma Belkıs’ın bütün bir katı kaplayan Karadeniz’e dair enstalasyonu siz fark etmeseniz de aslında biraz da HES’lerle ilgili. Ama Esra Ersen’in hemen girişte sergilenen videosunu kaçırmayın. Ulusal kimliğin inşasıyla ilgili harika bir iş. İki ayrı videodan oluşuyor ve ne yazık ki biraz uzun. Yine de izleyebildiğiniz kadar izleyin derim.

Masumiyet Müzesi’nin karşısındaki garajda lağım kokusu ve rutubeti solumanıza değecek kadar ilginç bir iş yok. Ha keza Masumiyet Müzesi’nde de … Tabii ki Amerikan dışavurumculuğun önemli isimlerinden, Ermeni kimliğiyle de tanınan Archille Gorky’nin bir resmini dünya gözüyle görmek istiyorsanız, girin. Bienal’in ücretli girişi olan tek mekanı burası. Müze ile bienal sergisini ayıramadıkları için durum böyle. Ama ziyanı yok, eğer girerseniz Gorky’e şöyle bir bakıp o harika vitrinlere dalacaksınız.

BİENAL’İN KALBİ İSTANBUL MODERN

İstanbul Modern, Bienal’in en tatmin edici mekanlarından biri. Sergilenen çok sayıda ilgi çekici iş var burada. Ayırdığınız zamana değiyor. Neyse ki Bienal bittikten sonra da buradaki sergi 26 Kasım’a kadar açık kalacak. 55 işin sergilendiği bu mekanda çok sayıda bilim adamı ve düşünürün işi var. En çok ilgi çeken eserler ve sanatçıları ise kısaca şöyle sayabilirim: İktisat grafiklerini heykelleştiren girişteki ‘Peygamberler’ adlı büyük enstalasyon; Taner Ceylan’ın yeniden ürettiği Volpedo’nun muhteşem resmi Dördüncü Kuvvet; Orhan Pamuk’un resim defterleri; Pistoletto’nun İkinci İstanbul Bienali’nde de gördüğümüz ünlü işi Paçavraların Venüs’ü; Lübnanlı Marwan Rechmaoui’nin Sütün’ları; Fabio Mauri’nin Özgürlük Üzerine adlı neon heykeli; Avustralya yerlilerinin resimleri; Aslı Çavuşoğlu’nun biraz yöntemi biraz anlamı nedeniyle pek önemsenen işi Kırmızı; Etel Adnan’ın kişisel hikayesini anlattığı el emeği göz nuru defteri; Sarkis’in suyun içindeki ‘68 fotoğrafları ve Liu Ding’in toplumcu propaganda eleştirisi yapan Geçici Aktörler adlı büyük Çinli resimleri…


Michael Rakowitz/Eti Sizin Kemiği Bizim

İstanbul Modern’in ardından kararlı bir sanatsever Karaköy’e doğru yürümeye başlamalı. Yolda bir koca mekan daha var, Galata Rum Okulu. En üst katta Andrew Yang’in enstalasyonunu görün, özellikle ziller ilginizi çekecektir. Michael Rakowitz’in dekoratif ‘alçıpan’ları filan kullanarak yaptığı Ermeni meselesine de gönderme içeren işi zekice. Hera Büyüktaşçıyan’ın düzenlemesi ise yine hafızaya, mekanın kendi hafızasına bir yolculuk. Buradaki en iyi işlerden biri.

Bir başka çok ilginç iş için üşenmeyip Karaköy’e kadar yürüyün ve SALT Galata’ya girin. Kütüphane’de sergilenen Zeyno Pekünlü’nün kopya kağıtları koleksiyonu şaşırtıcı. Üniversitelerden topladığı kopyalarla bilgi, öğrenme, eğitim ve sınav meselelerine dair epey söz söyleyen bu işin adı da pek kinayeli: Mİnima Akademika…

Evet Özgür’e önerdiğim tur burada bitiyor. Ama 14. İstanbul Bieanali’nin hakkını vermek için daha gitmek gereken çok yer var. En azından Büyükada’ya mutlaka uğramak gerek. Hemen her şeyi gördükten sonra Büyükada’nın bu Bienal’in fark yaratan coğrafyası olduğu fikrini tekrar etmeliyim. Oradaki köşklere uğramadan, Kentridge ve Adrian V. Rojas’ın işlerini görmeden olmaz. Ya da ‘olmazdı’ demeliyim… Hiç tartışmasız 14. Bienal için üretilen en önemli iki eser bu ikisi.


Adrian Villar Rojas/Tüm Annelerin En Güzeli

BU BİENAL’İN FARKI NE?

Günümüzün en ünlü küratörlerinden  Carolyn Christov-Bakargiev’in hazırladığı ‘Tuzlu Su’ temalı bienal tam da tahmin ettiğimiz gibi çok büyük ve iddialıydı. Bakargiev neredeyse bilerek anlaşılmaz kıldığını düşündüğüm kavramsal çerçevelerini çatarken, çok temel bir şeye kapılmış gibi: İstanbul’un doğası ve çok katmanlı kimliğinden söz ediyorum. İçinde pek çok hikaye, hayat, kültür barındıran bu kimliği simgeleyen irili ufaklı yapılar, Bienal’de birer çağdaş sanat eseri gibi öne çıkartıldı. Zaman zaman yapıların içindeki sanat eserlerinden açıkça rol çaldığını gördük. Belli ki en az eserler kadar yapıları da görüp bilmemizi istedi Bakargiev. Bienal rehberinin, bir ‘gezi rehberi’ gibi hazırlanmış olması içinde sanatçılardan çok yapıların anlatılıp yol ve yön tarif edilmesi de bunu gösteriyor. Saraylar, büyük resmi yapılar yerine çoğu kez sivil mimari tercih edilmiş sergileme mekanları olarak. Bu da geçmiş hayatlara ait, bugün kolay kolay göremeyeceğimiz yapıları bizimle buluşturmak da hedeflerden biri olmalı… Mesela Balat’taki Küçük Mustafa Paşa Hamamı benim açımdan,  içindeki sanatçıdan daha iyi bir keşif oldu. Wael Shawky’nin etkileyici videolarını daha önce İstanbul’da seyretmiş, muhteşem bir sergisini Katar’da görmüştüm ve buradaki işi biraz geçiştirme kabilinden bir etki bıraktı. Fakat mekanın varlığından tamamen bihaberdim, çok beğendim. Bu nedenle Bakargiev’e ve çalışma arkadaşlarına bir kez daha teşekkür etmek isterim. Normalde asla giremeyeceğim o terkedilmiş Büyükada köşklerini gezmemi sağladıklarında olduğu gibi kendilerine müteşekkirim.

Bu bienal bizimi için sanatın ve düşüncenin sınırlarını genişletmiş oldu. Sanıyorum sanat dünyamıza getirdiği en büyük yenilik de bu. Bakargiev’in yazarları ve bilim adamlarını da işin içine katması, sanatın tanımı ve alanıyla ilgili yeni tartışmalar başlatacak kadar işin çapını genişletiyor. Düşünceyi ve bilgiyi sanat etkinliğinin parçası kılıyor. Aslında dokümanter nitelikli video ve fotoğraf çalışmalarını, farklı deneyimleri ve olguları bize aktaran her tür sanat işini düşündüğümüzde sanatçının sık sık ‘aracı’, ‘aktarıcı’ rolü üstlendiğini görüyoruz. İşte Bakargiev, sanatçıyı bir ‘aracı’ olarak ortadan kaldırıp doğrudan bilgiyi/düşünceyi üreten kişiyi sergi alanına dahil ediyor. Matematikçilerin, okyanus bilimcilerin, botanikçilerin ve yazarların bu sergideki varlığı işte böyle bir hamleye denk geliyor. Kalın Bienal kataloğunun eserleri ve sanatçıları tanıtmak yerine bin bir fikrin uçuştuğu bir tür kolektif antoloji gibi hazırlanmasının sebebi de bu.

Neredeyse gezilemez derecede kente yayılan, unutulmuş hikayeleri ve yapıları serginin bir parçası kılan bir farklı fikirler antolojisi gibiydi 14. İstanbul Bienali. Sevenleri de sevmeyenleri de, görenler de göremeyenler de onu unutamayacak.