Kurul meselesi

Kurullar ayağına dolanınca, değiştirir kendi enstrümanın yaparsın. İster Koruma Kurulu olsun, ister Sanat Kurulu isterse Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu...
Kurul meselesi

İktidarın mutlak olması halinin, önüne çıkan her tür kontrol ve denge mekanizmasını bir engel olarak görmek ve onu aşmak, yok etmek hatta kendi enstrümanına dönüştürmek için elinden geleni yapmakla fena halde ilişkisi var. Sandıktan galip çıktıktan sonra demokrasi denilen şey ve onu destekleyen kurumların ayağına dolanmaya başladığını düşünmeye başlayanlar, bunlardan kurtulmanın yollarını arar. Meclisteki muhalefet, yargı gibi temel denetim mekanizmaları bile hükmünü yitirdikten sonra, uzmanlık müessesesini kamunun hizmetine sunmak için oluşturulmuş her nevi kurum ve kuruldan da kurtulmak gerekir. İş bir yasayı değiştirmeye bakar; Meclis’te de çoğunluğunuz varsa yaparsınız olur. İşinize gelmeyen her tür kuruluşu içindeki uzmanlarla birlikte ya tasfiye edersiniz ya da kendinize hizmet edecek hale getirirsiniz. Yani demokrasinin denge mekanizmalarını istediğiniz gibi kullandığınız birer enstrümana, iktidara hizmet eden araçlara dönüştürürsünüz.

Dünkü Radikal’de Ömer Erbil, Koruma Kurulları’nın nasıl dönüştürüldüğünü gayet güzel anlattı. 1950’lerde özerk bir yapıyla kurulan ve
pek çok tarihi eserin korunmasını sağlayan kurullar yavaş yavaş bu özelliklerini kaybetmişler. En son 2005 yılında yapılan düzenlemeyle 5 kişilik kurulların iki üyesinin YÖK tarafından atanması kuralı iptal edilip kurullar tamamen Kültür Bakanlığı’na, yani siyasi iktidarın insafına bırakıldı. Sonrası malum zaten, Emek Sineması’ndan Ayvansaray ve Yedikule’ye nedense hep kulelerden, rezidanslardan ve bol para getirecek işlerden yana karar veren silüetti, toplumsal hafızaydı, SİT alanıydı filan demeyen koruma kurullarımız oldu. Hatta bu kurulların da kararlarından memnun kalmadıkları yerde ‘Yenileme Alanları Koruma Kurulları’ diye yeni kurullar oluşturdular. Mesela Beyoğlu için en önemli kararları buralardan çıkarttılar.

Yarın Ankara’da bir başka çok önemli kurul hakkında konuşulacak: Türkiye Sanat Kurulu. Kültür Bakanlığı sonunda bir grup sivil toplum örgütünü bir araya gelerek, Türkiye Sanat Kurumu Hakkında Kanun Taslağı’nı tartışacak. Ama nedense o tartışmaya katılacaklardan kimse, iyi bir şey konuşmaya gittiğini düşünmüyor. Bütün sanat dünyası yeni bir meseleye karşı kendini koruma duygusu içinde. Devlet kurumlarının repertuvarlarını istediği gibi yönlendiremediği için, görevli sanatçılar mesai bitince azılı birer muhalife dönüştüğü için iktidar bütün bu kurumları kapatmanın yolunu arıyor. Bunun demokratik bir yanı var mı? Yok ama durum neredeyse tamamen böyle. Devletin tiyatroları, opera ve balesi, orkestraları filan kapatılacak ve yerine TÜSAK gelecek. TÜSAK’ta tüm kararları 11 kişilik bir kurul verecek.

Kimin sanat yapıp kimin yapmayacağına karar verme yetkisiyle donatılmış, Türkiye’nin bütün kültür hayatına yön verebilecek kadar kuvvetli bir kurul. Bunu da paraların nasıl ve kime dağıtılacağına karar vererek yapacak. Bu kararı verecek11 kişilik kurulu Kültür Bakanlığı’nın önerisiyle Bakanlar Kurulu atayacak. Yani bağımsızlık, adalet gibi kavramlar bir kez daha kurul üyelerinin dünya görüşüne ve cesaretine kalmış olacak...

TÜSAK taslağı geçen hafta ilk kez STK’larla resmen paylaşıldı. Taslağın bu yeni versiyonunda her alandan bir kurumun kalması diğerlerinin kapanması düşünülmüş. Şimdi sıkı durun, kalıp göreve devam edecekleri seçmek için yine ‘bir kurul’ oluşturulacak... Al sana bir kurul meselesi daha.

Her daim bir seçme ve yerleştirme hali almış başını gidiyor. Buna 17 Aralık’tan sonra atma ve görevden alma halleri de eklendi. Binlerce ‘müdürün’ (polis, öğretmen, yargıç...) bir gecede görevden alınıverdiği şu zamanda 11 kişilik kuruldan ne olacak.
Bilgi Üniversitesi’nde TÜSAK’ın tartışıldığı gün, müsteşar yardımcısı Nihat Gül, kurulun mutlaka ‘bağımsız’ olacağını söylemişti. Onu hiç inandırıcı bulmayanlardan bir arkadaşım, “HSYK bile bağımsız değilken, TÜSAK nasıl olacak!” deyivermişti. İşte, meselenin özetinin özeti bu.

Okuma önerisi Tiyatroda sıkıcılık

Tiyatro tarihinin öncü isimlerinden, İngiliz tiyatrosunun avangardı, dekorsuz oyunların büyücü yönetmeni Peter Brook, ‘tiyatroda sıkıcılık’ hakkında şunları yazmış: Çalışmalarımda her zaman en büyük dikkati harcadığım, en büyük rehber olarak kullandığım ilke sıkıcılıktır. Tiyatroda sıkıcılık şeytanların en sinsisi olarak her an ortaya çıkabilir. En küçük fırsatta üzerinize atlar her zaman bir kenarda beliyordur ve doymak bilmez. Kendini göstermeden her hangi bir eyleme jeste ya da cümleye sızıvermeye her zaman hazırdır. Eğer insan bunu biliyorsa yapması gereken tek şey kendi içinde doğuştan varolan sıkılma yeteneğinin yeryüzündeki bütün varlıklarda ortak olarak bulunduğunu bilerek bu yeteneğe güvenmesi ve bunu bir referans olarak almasıdır. Bu olağanüstü bir güçtür; bir prova ya da egzersiz sırasında eğer kendi kendime “sıkılıyorsam, bunun bir nedeni olmalı” demişsem ardından da umutsuzlukla nedenini aramaya başlamam gerekir. Bu yüzden kendimi dürtüklerim ve yeni bir düşünce çıkar ortaya. Sıkıcılık, ortaya çıktığında yanıp sönen kırmızı bir uyarı lambası gibidir.
(Peter Brook, Açık Kapı-Oyunculuk ve Tiyatro üzerine Düşünceler, Çev: Metin Balay, YKY)