Kurula dirsek mesafesi

Türkiye Sanat Kurulu'yla ilgili temel mesele ne kadar bağımsız olacağı.

Tiyatrocular bugün tekrar sokaklara dökülüyor. Saat 13.00’te Kültür Sanat-Sen ve Şehir Tiyatrosu oyuncuları derneği İSTİŞAN Taksim’de toplanacak.

Türkiye Sanat Kurumu’yla ilgili yasa tasarısının ortaya çıkması, bu alanda birkaç yıldır süren tartışmaları tekrar ateşledi. Ben de geçen hafta tüm kültür sanat dünyasını destekleyecek böyle bir yapının günümüze daha uygun düştüğünü, aynı zamanda işin bir ‘niyet meselesi’ olduğunu yazmıştım. Hafta boyunca pek çok kişiyle bu konu üzerinde konuştuk. Yazılıp çizilenler ve konuşulanlar üzerinden konuya tekrar dönelim.

Türkiye Sanat Kurumu’yla ilgili taslağa baktığımızda karar vericilerin 11 kişilik bir kurul olduğunu görüyoruz. Bakanlar kurulu tarafından atanıyorlar ve mali olarak Başbakanlık’a karşı sorumlular. Tasarıda aynen şöyle deniyor: “Aktarılan tutarların harcanması, muhasebeleştirilmesi ve alımlarda kullanılacak ihale yöntemlerine ilişkin usul ve esaslar kurulun teklifi bakanın önerisi üzerine Başbakan tarafından belirlenir”. Dolayısıyla, bu uygulamayı “Başbakan’ın tiyatrosu” diye eleştirenler (Mesela Cumhuriyet gazetesi) çok da haksız değil. Tüm kültür dünyasını fonlayacak, yani memleketin kültür sanat patronu olacak böylesi önemli bir kurumda en kritik mesele ‘bağımsızlık’.
Mesela İngiltere’de bu ‘bağımsızlık’ meselesi özenle çözülmüş. Bana bu durumu CNN Türk yöneticisi Ferhat Boratav hatırlattı: “Kurulun ilk başkanı, ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’ti. Keynes’in ilk işi, Arts Council’in kültür bakanlığına değil, maliye bakanlığına sorumlu olmasını sağlamak oldu. Böylece, bakanlığın kurulun işlerine karışma olasılığını engelledi. Bu duruma ‘arms-lenght principle’ diyorlar İngilizler, yani hükümetle kurul ‘dirsek mesafesinde’ duruyorlar.”

Siyasi gelenekleri İngiltere’den çok farklı olan Türkiye’ye ‘dirsek mesafesi’ yeter mi bilmiyorum, ama önümüzde bunu sağlayan bir düzenlemenin olmadığını görüyorum.

Taslakla ilgili diğer büyük bir sorun ise Devlet Tiyatroları ile Opera ve Bale’yi ve Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı orkestraları kapatacak olması. Radikal’in Kültür Sanat Editörü Erkan Aktuğ haklı olarak bu konuda “Tiyatro bir şekilde kendi yolunu bulur ama opera ve bale mahvolur” diyor. Oysa her ülkenin sanatında temel teşkil eden, ulusal bir tiyatrosu, operası vardır. Yeni yasa bu haliyle bütün temel kurumları yok ediyor. Adeta tuhaf bir şekilde bir milat, sıfır noktası oluşturuyor. Kaleme sarılıp dokuz maddede bu tasarıyı eleştiren Fazıl Say’ın “Özelleştirme, biraz da ‘ölüme terk etme’ anlamına gelir” sözü bununla ilgili. Say’ın bizim Radikal’de de yayımladığımız yazısındaki şu soruları ve cevaplarını, tasarıyı hazırlayanların aklından çıkartmamasında fayda var: “Neden bu kurumlar için ‘beğenilmiyorsa kapatmak’ yerine ‘daha iyi olması için çare araştırmak’ ya da ‘yıkmak’ yerine ‘yaratmak’ yolları denenmiyor? Neden ‘yanlış sistemlerin kurbanı’ olan sanat ve sanatçılar önce o ‘yanlış sistem’den kurtarılmıyorlar?”

Baştaki yargımı tekrarlayarak bitireyim. Milli Piyango’dan, merkezi bütçeden gelecek büyük bir kaynağı kültür dünyamıza dağıtacak bir kuruma ihtiyacımız var. Belediyeleri de bütçelerinden kültüre para ayırmak zorunda bırakan taslağın içinde olumlu unsurlar yok değil. Sonuçta ödenekli tiyatrolarda çalışan ya da çalışmayan bütün oyuncular ve sanatçılar için çok daha iyi bir sistem mümkün. Ama hem kurul, hem sanatçılar hem de kurumlar için ‘özgür’ bir ortamın garanti altına alınması şartıyla. Aksi takdirde kavga bitmez. Bunu da Şenay Aydemir’in sinema destekleme kurulunun haline işaret eden pazartesi günkü yazısından anlayabilirsiniz...