Mecbur insan hikâyeleri

Madenciler de Yaşar Kemal'in mecbur insanları gibi. Hiç biri bu işi yapmak istemiyor ama çaresizlikten iniyor ocağa.

Cumartesi günü Melis Alphan yazmış: “Bir de kaçak maden ocakları var... Soma’daki gibi ‘Bir numarayız’ diye övünenlerin hali ortaya çıkmışken her tür denetimden ve güvenlikten uzak bu madenlerde kim niye çalışıyor?”

‘Çaresizlikten’ diye yanıtlıyor Melis Alphan.

Aynı gün biz de Radikal Cumartesi’de İdris Emen’in Soma’dan aktardığı madenci portrelerini ‘Mecbur insan hikâyeleri’ başlığıyla yayımladık. Çünkü onlar Yaşar Kemal romanlarından bildiğimiz, Anadolu’nun mecbur insanları. Madene mecburlar, oraya çaresizlikten iniyorlar. İdris Emen’in yazdığı portreleri okurken anlıyorsunuz ki başka seçenekleri olsa hiçbiri maden işçisi olmayacak. Aile hikâyelerine, yaşadıkları coğrafyanın toprağına sinmiş bir bilgi var: ‘Kömür madeni ölüm getirir’. Anlatıyorlar işte, çocuklarını okutmak için ailelerine bakmak için ve herkes zaten orada çalıştığı için madene iniyorlar. Hiçbiri çocukları bu işi yapsın istemiyor ama kimse buna engel olamıyor; sonuçta 40 sene arayla kazalarda ölen dedeyle torun, mezarlıkta yan yana yatıyor.

Hiç kimsenin severek yapmadığı, bırakın sevmeyi zorla, korka korka gittiği bir iş bu. 19. asırdan bu yana temelde aynı şekilde aynı zorlukta yapılan bir iş. 21. yüzyıl teknolojisi gelse, insan hayatı hiç tehlikeye girmese, işçiler karanlıkta çalışmanın karşılığı olarak çok iyi kazanan çok iyi yaşayan insanlar olsa belki madenciler için bir şeyler değişir. Ama o zaman da kömür ‘ucuz’ enerji kaynağı olmaktan çıkar. Önce maden sahipleri o kadar para kazanamaz, sonra kömürden elde edilen çevre düşmanı elektriği kullanan diğer sanayiciler zarar marar eder. Memlekette üretim filan azalır, belki büyüme hızımız düşer, hatta ‘ekonomik mucizeler’ sekteye uğrar!

Güvenlik önlemleri, denetimler gerekli yasalar işte bu temel tercih yüzünden asla gerçekleşemiyor. Ve işte bu temel tercih yüzünden sadece madeni işleten değil onlardan daha çok bir ülkeyi yönetenler, insanların çaresizliğinden kalkınma üretmeye çalışanlar sorumlu bu kazalardan.




YUNUS EMRE’DEN SES VAR
Geçen hafta Polonya’dan söz eden yazımın sonunda “Bizim de Adam Mickiewicz gibi bir kurumumuz var: Yunus Emre Enstitüsü. Var mı, yok mu? Ben emin olamadım, bir sorayım istedim...” demiştim. Bir telefon aldım, ‘Varız’ dediler. Yunus Emre Enstitüsü Kurumsal İletişim Müdür Vekili Haşim Koç’la konuştuk, Polonya’da yaptıkları etkinliklerin listesini yolladı.

Yunus Emre, Goethe’den Cervantes’den British Council’den çok daha genç; 2009’da kuruldu ve şu anda 35 ülkede faaliyette. Türkiye kültür ve sanat ortamını başka ülkelere taşımak, yeni iletişim kanalları açmak için önemli bir kurum. Peki, nasıl çalışıyor, neler yapıyor? Polonya’daki etkinliklere bakmak, kurumun global faaliyetleri hakkında da bir fikir veriyor.

Ocak 2014’ten itibaren bu ülkede 11 etkinlik yapmışlar. Devamı da gelecek. Yani Polonya şubesi Polonya ile 600. Yıl’ı boş geçirmiyor. Etkinlik listesi özetle şöyle: ‘Mimar Sinan’ın Muhteşem Yüzyılı’ adlı tezhip ve minyatür sergisi, ‘Türkiye Polonya Tarihi Dostluğu Konferansı’, ‘Polonya Arşivlerindeki Osmanlı Belgeleri Sergisi’, ‘Türk ve Polonyalı Âşıklarla Nevruz Kutlaması’, ‘Asya Günleri kapsamında film ve fotoğraf sergisi’, ‘YÖK Eğitim Fuarı ve Rektörler Toplantısı’, ‘Polonya Arşivlerinde Bursa’ sergisi, ‘Tarihi Fotoğraflarla 600 Yıllık Türkiye-Polonya Dostluğu’ sergisi, ‘Türk Kültür Festivali’, ‘Türk El Yazmaları Neler Anlatır?’ konferansı, her ay düzenli olarak yapılan ‘Türk Filmleri Polonyalı Sanatseverlerle Buluşuyor’ etkinliği.

Belli ki Yunus Emre Kültür Merkezi, geleneksel sanatlar ve tarih odaklı bir program yürütüyor. Bu şaşırtıcı değil. Ama yeterli de değil. Türkiye’nin kültür ve sanat birikiminin geçmişine bakan bir yaklaşım bu. Oysa yaşayan, dünyayla ilişki içinde olan, gençleri, geniş kitleleri kendine çeken kültür ve sanat ortamı başka. Bana öyle geliyor ki, Yunus Emre’nin de bu ortamı canlı tutan sanatçılar ve ürettikleri işlerle alakalı olması ve eğer mümkünse kendini hükümet politikalarıyla sınırlamayıp bütün Türkiye’yi temsil etmesi daha doğru bir tutum olur.



OKUMA ÖNERİSİ
Bu roman oyuncusunu arıyor

Seray Şahiner Antabus’da çok bildik bir hikâye anlatıyor. Yoksul bir ailenin kızı birine âşık olur, sonra zorla bir başkasıyla evlendirilir. Koca alkoliktir ve bu çileli hayattan kurtulması için Leyla’nın ölmek ya da öldürmekten başka bir şansı yoktur. Bütün trajedisine rağmen hiç abartısı olmayan, bu ülkede ne yazık ki onlarca yıldır milyonlarca kadının gerçekten yaşadığını bildiğimiz bir hikâye bu. Zaten Seray Şahiner de bir üçüncü sayfa haberinden esinlenmiş. Antabus’u her yıl onlarcası basılan birbirinin aynı ‘acılı kadın’ romanlarından ayıran özellik anlatımı. Seray Şahiner, şiddet yüklü hikâyeyi ironik, neredeyse mizahi bir anlatımla, tempolu hatta ritmik bir dille yazmış. Leyla, başına gelenleri tuhaf bir rahatlıkla, olgunlukla ya da kendisi gibi kadınlarla oturup konuşuyormuş gibi biraz dalgasını da geçerek anlatıyor. Bu anlatım hikâyenin şiddetini hiç azaltmıyor, tam tersi inandırıcılığını artırıp kahramanı Leyla’yı daha gerçek kılıyor. Leyla’nın ‘balkondan atladığı’ ya da ‘kocasını bıçaklayıp meşru müdafaadan serbest kaldığı’ iki versiyonu var hikâyenin. Yani biri acı, diğeri mutlu iki son gibi...

Ayrıntıları, konuşmaları, yan karakterleriyle göz alıcı bir küçük roman Antabus. Ama belli ki Seray Şahiner, kitabını sahnede izlemeyi de hayal ederek yazmış. Metnin ritmi tiyatroya çok uygun. Şöyle söyleyeyim: Antabus etkileyici bir tek kişilik oyuna dönüşmek için oyuncusunu arıyor.