Meclis'in temellerindeki mezar taşları

Toplumsal Tarih dergisinde, ilk Meclis binasının azınlık mezarlığı üzerine, onların verdiği yardımlarla yapıldığı ve temelinde azınlık mezar taşlarının kullanıldığı anlatılıyor...
Meclis'in temellerindeki mezar taşları

Toplumsal Tarih dergisinin nisan sayısında, ilk Meclis binası hakkında çok ilginç bir makale var. Zeliha Etöz ve Taylan Esin, ‘Büyük Millet Meclisi’nin Temelleri’ başlıklı yazıda söz konusu binanın azınlık mezarlıkları üzerine kurulduğunu, inşaatında mezar taşlarının kullanıldığını hatta binanın azınlıkların servetiyle yapıldığını iddia ediyorlar.

1920’de ilk Meclis’in toplandığı bina bugün müze olarak korunuyor. Yapımına 1915’te belediyeye ait bir arsa üzerinde İttihat ve Terakki (İT) kulüp binası olarak başlanmış. Savaş yılları ve sonra İttihat Terakki’nin dağılması üzerine inşaat yarım kalmış. 1920’de, 1. Meclis’in burada toplanmasına karar verilince inşaat hızla tamamlanmış.

1. Dünya Savaşı sırasında ‘cem-i iane’, yani yardım toplama uygulamaları üzerine çalışan Etöz ve Esin, Ankara vilayeti ve Keskin ilçesindeki Hilali Ahmer Cemiyeti, Donanma-ı Osmani Muaveneti Milliye Cemiyeti ile Müdafa-i Milliye’nin o dönemki yöneticilerini ve çalışmalarını incelemiş. Epey detaylı bir kaynak taraması da yapmışlar. Dönemin cemiyet yöneticileri arasında adları Ermeni ‘tehciri ve tenkiline’ de karışan karanlık isimler olduğunu tespit ediyorlar. Dolayısıyla bu cemiyetlerin topladıkları ‘yardım’ adı altındaki paraların da kaynağının şüpheli olduğuna işaret ediyorlar.

Meclis binasıyla ilgili bulgular ise epey ses getirecek nitelikte. Bazı anılarda binanın bulunduğu yerin Hristiyan mezarlığı olduğu söyleniyor. Yazarların elinde bunu destekleyen fotoğraflar da var. Hatta 1916 yılında Maliye ile Dahiliye arasındaki bir yazışmada arsanın belediyenin malı olmadığı, metruk mezarlık alanı olduğundan söz ediliyor; ancak Ankara Valisi ise bir karşı yazıyla bunu yalanlıyor. Çeşitli yazışmalarda binanın toplanan yardımlarla yapıldığı açıkça belirtiliyor. Etöz ve Esin, dönemin Ankarası’nda Müslüman zenginler olmadığı için 30 bin lira civarındaki söz konusu yardımın ancak Hristiyanlardan toplanmış olabileceğini savunuyor. Nitekim dönem gayri müslimlerden toplanan yardımların ve el konulan malların çeşitli cemiyetlere hatta Teşkilat-ı Mahsusa’ya aktarıldığına dair de pek çok bulgu var.

İnşaatta Hristiyan ve Yahudi mezar taşlarının kullanıldığı ise belgelerde açıkça belirtiliyor. Bu konu yine birkaç hatırada geçiyor. Mezar taşlarının inşaat alanına getirilmesi üzerine Hristiyanların huzursuz oldukları anlatılıyor. Ankara valiliğinden Dahiliye’ye yazılan bir yazıda, 1 Nisan 1919’da yapılan tahkikatta Musevi mezarlığı taşlarının kolordu komutanlığı tarafından sinema binası inşaatında, bir kısmının ise İttihat Terakki Kulübü inşaatında kullanıldığının anlaşıldığı, bildiriliyor...

Etöz ve Esin, bu trajik durumu şöyle özetliyorlar: “Böylece Ankara Hristiyanları, ‘altyapı’sını oluşturdukları 1920’deki mecliste, mevcudiyetleriyle değil, servetleri, mezarlıkları ve mezar taşlarıyla, yani geride bıraktıkları ve kaybettikleriyle temsil edilmiştir.”

* * *

Toplumsal Tarih dergisinde belgeleriyle ortaya konulan bu durum acı bir sembolizm içeriyor. İttihat Terakki’nin metruk binasını yenileyip Meclis’i orada toplayan Ankara, Cumhuriyet’i de Osmanlı’nın mirasının üzerine kurmuştu. Son dönem Osmanlı elitinin, bürokrasisinin büyük oranda Cumhuriyet’in de ilk döneminde görevde olduğunu, hatta benzer devlet politikalarını izlediği bilinir. Geçenlerde geçmişteki trajedilerle yüzleşelim diyerek önemli bir çıkış yapan Başbakan Erdoğan kabahatleri Osmanlı’ya, hatta İttihat Terakki’ye yükleyip üzerimizden atabileceğimizi düşünüyorsa yanılıyor. Kendi vatandaşlarına karşı acımasız bir devletin, milliyetçilikle malul vicdanların izleri kazıdıkça her yerden fışkırıyor. Bu nedenle 1915’te ölen bir milyondan fazla Ermeni için Türkiye’nin ‘taziye’den daha fazlasını yapması gerekiyor.

Uludere anıtı nasıl olmalı?

Bir başka anma meselesini hatırlatan yazı da Tasarım Gazetesi’nde çıktı. Gazetenin bu Cumartesi Radikal’le birlikte verilen son sayısında Eray Çaylı vicdanlarda derin iz bırakan iki katliam için anıt projelerine dikkat çekiyor. Norveç’teki Utoya adasında Anders Breivik tarafından öldürülen 77 genç için yapılacak anıt yarışmasını Jonas Dahlberg adlı bir sanatçı kazanmış. Dahlberg, Utoya adasındaki bir kayalıkta açılacak bir yarıkla, olayın dehşetini, ölenlerin geride bıraktığı eksiklik duygusunu ve vicdanlardaki kapanmayacak yarayı ilk bakışta hissettiren güçlü bir proje hazırlamış. Üstelik, hem gözden ırak bu adada bir iz bırakan hem de o dehşeti, hayatın içine taşıyıp yaşatan bir proje bu. Çünkü adada açılacak yarıktan çıkacak taşlar, Oslo’da inşa edilecek anıtta kullanılacak... Belki farkında değilsiniz ama Roboski’deki (Uludere) katliam için de bir anıt yarışması açıldı. Roboski Müzesi tarafından düzenlenen ‘Anma Yeri Mimari Tasarım Yarışması’ hakkında detaylı bilgi internette var. 34 kişinin bile bile öldürülmesi, unutmamamız, yüzleşmemiz gereken bir başka trajedimiz. Büyük kentlerden çok uzakta, sınırdaki bu küçük köyde yapılacak anıtı hep göz önünde tutmak için hakikaten Utoya’daki gibi bir çözüm bulunabilir... Gerisi bu coğrafyanın yaratıcı tasarımcılarına, sanatçı ve mimarlarına kalmış durumda. 






                                                                                                                                                                                                    (Utoya’daki anıt projesi Jonas Dahlberg imzalı. )