Miro hakkında bir sahtekârlık hikâyesi

Kapatılan sergi, yaz başında Bornova Belediyesi'nde açılmış ve binlerce İzmirli Miro diye, o sahte imzalı posterleri gezmişti.
Miro hakkında bir sahtekârlık hikâyesi

Miro sergisindeki eserlerin sahte olduğunu öğrenmek beni hiç şaşırtmadı. Ama itiraf etmeliyim ki bu sahtekârlığın ortalara saçılması ve serginin kapatılmasını hiç beklemiyordum. Belli ki Tophane-i Amire’de açılan sergiyi birisi Miro Vakfı’na şikâyet etmiş. Vakfın geçen ay gönderdiği mektupta fotoğrafları inceledikleri ve imzaları şüpheli buldukları söyleniyor, serginin bir an önce kapatılması isteniyordu. Daha sonra Miro Vakfı yöneticisi İstanbul’a gelip sergiyi bizzat gördü ve kapatılmasına karar verildi. Miro Vakfı imzaların orijinal olmadığını tespit etmiş. İmzalar neden önemli? Çünkü sergide tablo ve hatta özgünbaskıdan çok Miro’nun üzerine imza attığı röprodüksiyonlar, yani posterler var.

Peki bu sahte Miro’lar nereden geldi? Ankara’daki Arete Sanat adlı galerinin koleksiyonundan. Erkan Aktuğ’un dün Radikal’de yer alan haberinden öğrendik ki Arete, bu Miro’ları ‘Kanada ve ABD’den almış ve Kanadalı bir başka kurumdan da orijinallik sertifikaları edinmiş. Erkan Aktuğ, “Peki kaç para verdiniz?” diye soruyor ama bir yanıt alamıyor. Çünkü ‘iyi niyetinden’ hiç şüphe etmediğimiz Arete Sanat’ın sahipleri belli ki üç otuz paraya topladıkları imzalı posterlerin fiyatından da altlarındaki imzaların gerçekliğinden de hiç şüphe duymamış. Neticede bu koleksiyonu memleketin dört bir tarafına yayılan kültür merkezlerine, etkinlik peşindeki belediyelere kiralayıp para kazanacak, arada biraz satış yapacaklardı. Bu arada Batı sanatını öğrenmeye tutkun Türkiye insanı da posterlere bakıp ‘Miro sergisi gezdim’ diye sevinecekti.

Yaz başında aynı serginin İzmir’de açıldığının bilmem farkında mısınız? Sergi, 27 Mayıs’ta Bornova Belediyesi’ne bağlı Dramalılar Köşkü adlı kültür merkezinde ‘Düşlerimin Rengi’ gibi şiirsel bir adla açılmış, iki ay kadar İzmirlilerle buluşmuştu. Bir dönem şiir ve edebiyat kitapları yayımlayan, işleri bozulunca İstanbul’dan giden bir yayıncı arkadaşımızın adı, İzmir’deki Miro sergisinin küratörü olarak geçiyordu... Sergi yerel basında haber oldu, gezildi, bitti, sonra İstanbul’a geldi...

Yıllar önce AKM’de ve yakın zaman önce yine Tophane-i Amire’de açılan Salvador Dali sergileri de özgünlüğü tartışılır özgünbaskılardan ve posterlerden ibaret etkinliklerdi. Ama bu arada İstanbul gerçek Dali, Picasso ve hatta Miro sergileri gördü. Nerede? Arkasında büyük sanayi gruplarının olduğu, sponsorluk imkânları geniş ve tabii ki belli bir saygınlık oluşturmuş müzelerde. Neticede bu çok ünlü ve çok pahalı sanatçıların eserleri Avrupa dışına ancak bin bir naz niyazla çıkıyor ve böyle sergiler açmak kolay olmuyor.

Böyle 15 TL’ye bilet satıp para kazanmak ya da belediye başkanını ucuz yoldan basında göstermek için açılan sergilerin bir kandırmaca olduğunu görmek hiç zor değil. Artık izleyicinin de, bu tür organizasyonlara destek olanların da biraz daha uyanık davranmasında fayda var. Bu lafın ucu biraz da bize dokunuyor. Evet, Radikal de başka medya organlarıyla birlikte, bu serginin tanıtım sponsorlarından biriydi. Ne yazık ki gazete bünyesinde sanattan anladığı varsayılanların hiç haberi olmadan, anlaşmalar yapılmış. Şu aşamada afişin altında Radikal’in adını gördüğü için sergiye giden varsa, onlardan özür dilemekten başka yapacak bir şey yok.

Serginin önemli bir destekçisi ise Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi. Mimar Sinan, Tophane-i Amire binalarının sahibi ve serginin mekân sponsoru. Türkiye’de sanat eğitiminin en önemli kurumu olarak bu konularda çok daha hassas davranmaları gerek. Ne yazık ki bu binayı kiraya verirken pek de seçici davranmadıkları, serginin kalitesi, sergileme biçimi vs. gibi konularla pek ilgilenmediklerini daha önce açılan Dali ve Piri Reis sergilerinde de gördük. Oysa burası tarihi kimliği, mimarisi, konumu ve arkasındaki eğitim kurumuyla çok prestijli bir sanat mekânı olabilir. Biz de burada açılan sergilere içimiz rahat gideriz.

‘47 Ronin’, ‘7 Samuray’ı yener mi?

‘47 Ronin’de abartılı o Japonluk haline Japonlar nasıl tahammül ediyor bilmem ama her nevi aksiyon, Doğu masalı ve aşk klişeleriyle doldurulmuş bir film bu. İnsan ister istemez ‘7 Samuray’ı hatırlıyor. Akira Kurosawa’nın filmi defalarca taklit edilmiş, aslında kendi klişelerini yaratmış bir işti. Ben, ‘47 Ronin’in pırıltılı sarayları yerine ‘7 Samuray’ın toz toprak içindeki köyünü, Roninler’in ‘onur, haysiyet ve fedakârlık’ pazarlaması yerine Samuray’ların ‘adalet ve yardımseverlik’ten beslenen gerçek kahramanlık hikâyesini tercih ederim. Ha tabii bu siyah beyaz, hiç özel efekti filan olmayan eski Japon filmini yeniden seyredebilir miyim? Bilmem, bana olurmuş gibi geliyor...  

cem.erciyes@radikal.com.tr