Narmanlı Han'ın da sırası geldi

Narmanlı Han, Beyoğlu'ndaki başka hiçbir yapıya benzemez. Antik çağdan beri orada duruyormuş hissi yaratan bina, metruk halinden kurtulacak. Fakat kimse buna sevinemiyor. Neden acaba?

İstiklâl Caddesi’nde sıra Narmanlı Han’a da geldi. İstiklal Caddesi’ne Tünel tarafından girince karşılaştığımız bu yapıyı, ister istemez yadırgarız. Caddedeki diğer 19. yüzyıl yapılarından hiç birine benzemez. Onlar gibi köşeli, altı yedi katlı, işlemeli ve süslü değildir. Üç katlı künt, tek süsü fil ayağı denilen hantal sütunları olan, caddeden yandaki sokağa doğru hafif bir kavisle dönen, ortasında kocaman avlusuyla bir başka binadır bu. İnsana, sanki antik zamanlardan beri orada duruyormuş gibi gelir. Ya da onu yaptıran Rus diplomatlar mimara “Şöyle kale gibi bir şey olsun” diye sipariş vermiş gibi.

Narmanlı Han, Beyoğlu’ndaki en eski binalardan biri. 1831 yılında yaptırılmış. Rusların İstanbul’daki ilk elçilik binası. Dolayısıyla biraz dönemin Rus mimarisini yansıtıyor. Bir apartman olarak değil, modern öncesi zamanların hanları gibi düşünülmüş sanki. Büyük kapıdan girilen geniş avlu ve oraya açılan diğer yapılar topluluğu... Mimarlık tarihçileri, Narmanlı Han’ın zamanında Rusya’da geçerli olan antik mimari merakının etkisiyle tasarlandığını da yazıyor.

Yakın zamana kadar Beyoğlu’nun terkedilmiş zamanlarının simgelerinden biriydi. Sarı, yer yer dökülmüş boyaları, toprağa gömülmüş ve belli ki bir daha asla kapanamayacak ağır büyük kapıları, girişin iki yanına eklenmiş büfeler, avluya girdiğinizde sonradan ilave edildiği belli o döküntü yapının içinde çalışan noter ile 80’lerden günümüze yadigâr bir Beyoğlu hanıydı. Noter gitti, avludaki otlar iyice büyüdü, caddeye bakan dükkânlardaki eczane, fotoğrafçı, ayakkabıcı taşındı, bir tek tam köşedeki ucuz tişörtçü dükkânı duruyor. Kapalı kepenkler ve duvarlardaki grafitiler binanın terk edilmişlik halini daha da artırıyor. Ama nedense bu çok özel yapı yakında yenilenecek diye kimse sevinemiyor. Binanın sahipleri ve Misbah Demircan hariç...

Kimse sevinmiyor çünkü her yenilemenin mazinin kazınıp yok edilmesi olduğunu, sadece birilerini daha zenginleştirmeye yaradığını biliyoruz. Vaktiyle Aliye Berger’in, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun resim yaptığı avludan, Tanpınar’ın belki de ‘Huzur’ romanını yazarken inip çıktığı eski merdivenlerden, oturduğu odalardan, baktığı pencerelerden geriye ne kalacak? Sıradan Beyoğlu insanlarının noterden bir evrak almak için, İddia kuponu yatırmak için, ağacın gölgesinde biraz takılmak için girip çıktıkları Narmanlı Han’a bir daha adımlarını atmaları mümkün olacak mı? Önünden gelip geçenlere eski zamanları antik çağları filan hatırlatan bina, üzerinden ek katlar fışkırdığında ne çağrıştıracak? Narmanlı Han’ın fil ayakları o cam giydirmelerin, dükkânların, rezidansların yükünü taşıyabilecek mi, yoksa altında ezilip gidecek mi? Evet ezilip gidecek.

İşte bu nedenle kimse sevinemiyor. Herkes tedirgin bekliyor. 2000’lerin başında Koray İnşaat’ın projesi avluyu kazacak, bir otopark yapıp rezidans ve AVM inşaatıyla binaya üç yeni kat daha ekleyecekti. Çok tepki çekmişti. Öyle Emek Sineması için olduğu gibi binlerce kişi İstiklâl Caddesi’nde filan yürümemişti ama çok yazılıp çizilmişti. O vakitler hâlâ sivil toplum filan önemsenir, mahkemeler filan kaale alınırdı; dolayısıyla biraz da o tepkiler sayesinde proje uygulanamadı. Ama şimdi tek adamın ‘okeyi’ her şeye yeter. İcabında kadim düşmanımız Ruslar’dan kalan o bina komple yıkılır yerine gökdelen dikilir, kimse de bir şey yapamaz.

Neyse, şimdilik öyle gökdelen filan dikilmiyor. Projenin yeni sahipleri eski binaları aynen koruyacaklarını açıklamış. Muhtemelen yine avlu, arzın merkezine kadar kazılacak, daha sonra eklenen binalar, Sofyalı sokağa bakan yapı silsilesi yıkılacak ve yerlerine gerekli modern alış veriş üniteleri eklenecek. Yapının caddeye bakan tarafı ise, Serkildoryan ne kadar korunduysa o kadar korunacak. Öyle titiz bir yenileme yapılacak mı? Hiç sanmam. ‘Şöyle güzelce içini boşalt, kabuk kalsın; sonra kafana göre yeniden doldur’ tekniğiyle yeniden yaratılacak.

Bizim gibi tek bir tahta tırabzanın bile bir hafızası olduğunu düşünen, aşınmış mermer basamakların, hâlâ işleyen giyotin doğramaların, kat kat sıva altındaki tuğla duvarların anlatacaklarını merak edenler ise bu binaya girdiklerinde tarihi hiçbir şeyin kalmadığını görüp, bunu yapana da izin verene de ‘kızacak’...

Neticede artık geçmişi hatırlatma kabiliyeti kalmamış bu tarihi binanın önünden, o yöne bakmadan hızlı hızlı geçilip gidilecek. 


OKUMA ÖNERİSİ



Hayatı Sevme Hastalığı


Oysaki bir televizyonum vardı benim. Canım alet! Yalnız ruhların sığındığı, tatlı, komik, avutan kutucuk. 

Delilerin ve ümitsizlerin eğlenceli arkadaşı. Hayat kadar hem dolu hem de boş. Hayat kadar sanal, yalan dekor. Hayat kadar yanı başınızda ve bir o kadar da uzak. 

Şöyle düşünelim: Birileri ötede bir yerde yaşıyor, konuşuyor, gülüyor, sevişiyor ve sen onları izleyerek aslında bir ölü olduğunun farkına varıyorsun. Çünkü o uzakta yaşayan, konuşan, gülüşen ve sevişenlerin yaptığını yapmaya mecalin yok. 

Olsaydı ekranın bu tarafında değil, öte tarafında bulunacaktın zaten. (Sibel Türker, Hayatı Sevme Hastalığı, Can Yayınları, s.154)