Olimpos'tan bir tanrı daha eksildi

Sahne enerjisi en büyük yeteneğiydi Tuncel Kurtiz'in. Öfkesi de neşesi de kocamandı. Dağarcığında her şeye yer vardı.

Tuncel Kurtiz’i Yunanistan’da, Drama Film Festivali’nde tanımıştım. Gezici Festival’in sınırötesi organizasyonlarından birinde, otobüs dolusu sinemacı, oyuncu ve gazeteci hep beraber uzun bir seyahat yapmıştık. Tuncel Kurtiz’i biliyordum tabii ki. Yılmaz Güney filmlerinde, Tunç Okan’ın ‘Otobüs’ünde izlemiş, ‘Şeyh Bedrettin Destanı’ gibi, Peter Brook’la yaptığı ‘Mahabharata’ gibi oyunlarını izlemediysem de hakkında sayısız şey okumuştum. Ama onun hayatın her anına yayılan müthiş sahne enerjisiyle sonsuz birikimini o uzun yolculukta tanıdım. Benim aklımda hep, antik tiyatroyu gezerken derhal ‘Şeyh Bedrettin’den bir bölüm oynamaya başlayan, aklına geldikçe güzel şiirler okuyan, dinledikçe hayretlik anılar anlatan, öfkesi de neşesi de kocaman bir adam olarak kaldı. Masanın üzerine çıkmış zeybek oynarken çektiğim fotoğrafını, Radikal İki’de yayımlamıştık; orijinali ne oldu, bilmiyorum…
İstanbul Üniversitesi’ndeki öğrencilik yıllarından itibaren edebiyatla, şiirle, kitaplarla ve siyasetle içli dışlı olmuştu. Ardından tiyatro, sinema ve Yılmaz Güney’le sıkı dostluğu geldi. 80’lerde Türkiye kendiyle uğraşırken Tuncel Kurtiz, Avrupa’da filmler çeken, sahneye çıkan uluslararası bir aktördü. Memleket onun farkına çok sonra, Ramiz Dayı olduğunda vardı.
Sonsuz enerjisi en büyük yeteneğiydi. Saatlerce sahnede kalabilen, saatlerce dans edebilen, saatlerce içip, sohbet edip, sonsuz anıların ve fikirlerin arasında gezinebilen delidolu bir adam. Ama bana kalırsa esas farkı, ona unutulmaz bilgeliğini kazandıran, oyunculuğunu bambaşka bir yere taşıyan şey, çok okumuş ve çok gezmiş bir insan olmasıydı. Anadolu’nun ücra köşelerinden Yunan kasabalarına ve Avrupa metropollerine; Adana köylüsünden Avrupa entelektüellerine onun dağarcığında her şeye yer vardı. Türkiye, geç tanıdığı bu adamı biraz da bu yüzden çok sevdi. Sadece televizyon dizilerinde değil, konserlerde, sokaklarda, yürüyüşlerde, Emek eylemlerinde gördüğümüz, kırçıllı sesiyle belli ki duygusuna katılarak ve kapılarak okuduğu şiirlerde dinlediğimiz; sesiyle de yüzüyle de duruşuyla da hafızalarımızda yerini almış bir aktör.
Beklenmedik ölümünden çok önce yazmak istemiştim, ‘Ramiz Dayı değil, Tuncel Kurtiz!’ diye. Belki de başlığın anlamsızlığından, yazamadım. Tuncel Kurtiz’in etkileyici yaşam hikâyesini bilmese de, onunla oturup rakı içmiş olmasa da, sadece ekranda bir eski kabadayı ya da tarihi bir şeyhülislam kılığında görse bile insanlar onun bilgeliğini hissediyordu. Eminim ki Tuncel Kurtiz de, onca yorgunluğa rağmen biraz da bundan, hâlâ insanlarla buluşmasına olanak verdiği için ekrandan kopmuyordu. Bir de şu var ki, şiir okumayı çok sevdiğinden olsa gerek Ramiz Dayılık ona çok yakışmıştı.
60’larda tiyatronun altın çağında yetişmiş, 70’lerde toplumcu sinemanın en büyük işlerinde Yılmaz Güney’le omuz omuza çalışmış, 80’lerde dünya tiyatrosunun bir parçası olmayı başarmış, 90’larla birlikte Türk sinemasında onlarca işte yer almış, 2000’lerde ise televizyonun en efsane işlerinde kendini göstermiş bir aktör. Hâlâ anlatacak çok şeyi vardı.
Drama’da bizlerle “İşte eşi menendi yok sözündeki menend” diye tanıştırdığı eşi Menend Kurtiz’le yıllar sonra Kaz Dağları’nda Çamlıbel Köyü’nde bir ev kurmuşlardı. Filmlerden, oyunlardan yadigâr kostümlerini de hatıralarını da doğaya olan düşkünlüğünü de bir araya topladığı bir ev. Ziyaretlerine gitmiştik. Menend Hanım biraz sonra yanımıza gelen Tuncel Kurtiz’e, kendisinden çok daha genç oyuncu Nalan Kuruçim’i “Bak, o da senin gibi” diye tanıttığında “Benim gibi olmak zor” deyivermişti.
Haklıydı, onun gibi olmak gerçekten zor. Bir bilge oyuncuyu, ‘aktör’ü kaybettik. Hepimizin, ama en çok eşi Menend Kurtiz’in başı sağ olsun.