Ölüme karşı yaşam: Türkiye Pavyonu soluk alıp veriyor

Sarkis'in Venedik Bienali'ndeki sergisi Respiro (Nefes), hüznünü saklamıyor. Ama Türkiye Pavyonu bu sergiyle ölüme karşı yaşamı geçmişe karşı geleceği öne çıkartan, soluk alıp veren canlı bir mekana dönüşüyor.

Venedik'teki bienal alanında nadir rastlanan yürüyen merdivenlerden biri, sizi Türkiye Pavyonu'na çıkartıyor. Kırmızı tuğlaları, kemerli pencereleri ve ağır ahşap çatısı yüzlerce yılın hafızasını taşıyan bu eski silahhane binasında Sarkis'in nefesi sergi alanına varmadan görünür oluyor. Türkiye sergisinin olduğu salona ilerlerken üzerinde 'Sarkis, Respiro' yazan perdenin, kendiliğinden inip kalktığını farkediyorsunuz. Perdeyi şişiren, mekanın doğal esintisi. Daha en başta anlıyoruz ki Sarkis, mekanın ışığını, rüzgarını, duygusunu ince ince hesaplayarak kurmuş kendi evrenini.

Geçen yıl, ismi ilk açıklandığında “2015'te Türkiye Pavyonu'nu Sarkis'e emanet etmek çok doğru bir karar” diye yazmıştım. (link) “Hem efsane bir isim olduğu, hem mekanı en iyi onun kullanacağını bildiğimiz hem de 1915 tartışmalarına Venedik'ten insani bir katkı yapacağını tahmin ettiğimiz için..” O günden bu yana merakla beklediğim sergiyi 7 Mayıs'taki açılışta gördüm ve tahminlerimizde yanılmadığımızı anladım. Gerçi merakım zamanla azalmıştı. Çünkü Sarkis, alışılmadık biçimde sergiyi önceden detaylı biçimde anlattı. Mekana girdiğimde ne göreceğimi çok iyi biliyordum. Vitraylar, neonlar, ayna anlatıldığı yerdeydi. Anlatılmayan ve belli ki her ziyaretçi için etkileyici olan şeyse mekanın duygusu ve havada uçuşan düşüncelerdi...

Sarkis, Arsenale'deki Saled'Armi binasında (Türkiye pavyonunun bulunduğu binanın adı bu) bir tür kutsal mekan yaratmış. Bu genel kabul gören yargının tek sebebi duvarlardaki 36 vitray pano değil. Müzik, ışık, gökkuşağı neonlar, cam sunak ve tümünün bir araya gelişi...Vitraylar binlerce yıllık insanlık kültürünü, ama en çok günümüz hayatını simgeleyen fotoğraflardan oluşuyor. İçlerinde cami kubbeleri de var, ikonalar da, Sarkis'in anne ve babasının mezarı da, renkli Gezi merdivenleri de, bir evsiz de, Ermeni sinemacı Parajanov da var... narlarla neşe içinde poz veren Hrant Dink de...

Salonu ortadan ikiye bölen büyük ayna ise üçü Venedik'ten dördü Türkiye'den gelen 7 çocuğun parmak izleriyle bir kozmosa dönüşmüş. Aynanın bir tarafı gündüz bir tarafı gece. Çünkü buradaki neon gökkuşaklarından biri gündüzün sert ışık kırılmalarına diğeri gecenin yumuşaklığına göre tasarlanmış. Sarkis'in İstanbul Modern'de de sergilenen bu ünlü işi, Venedik'te yeni bir boyut kazanmış. Bizzat sanatçının nefesini taklit eden bir mekanizmayla soluk alıp veriyorlar. Evet ışıklar, bir nefes ritmiyle alçalıp yükseliyor. Tıpkı bütün mekanı kuşatan ve belki de burada hissettiğimiz kutsallığı mutlaklaştıran müzik gibi. Jacobo Baboni-Schilingi'ye ait beste alçalıp yükselerek 7 gün 24 saat, yani sergi kapalıyken bile çalıyor... Sergi mekanında Sarkis'in daha önce Louvre Müzesi'nde sergilenen bir işi ve Roma'da bir kiliseye gönderme yapan kırmızı camdan 'sunak'ı da yer alıyor. Üzerleri altın varakla kaplanmış, hantal gemi paletleri tıpkı bu ağır cam sunak ve içi eski ses bantları ve neon parçalarıyla dolu ve altın varak kaplı sandık gibi mekana Sarkis'in belleğini dahil ediyor. Sarkis, bütün işlerini tasarladığı Paris'teki atölyesinden bu sergiye de önemli bir hat çekiyor. Dolayısıyla onun sanatını oluşturan bellek, eğitim, ganimet, çocuklar, yazılı olan ve olmayan sanat tarihi gibi pek çok şey bu sergide de yerini alıyor.

Türkiye Pavyonu'nun koordinasyonunu üstlenen İKSV'nin Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, Sarkis, sergi küratörü Defne Ayas ve sponsor Fiat adına TOFAŞ Kurumsal İletişim Direktörü Arzu Çolakoğlu, açılışta...

 

Tabii ki bu serginin en önemli yanı, Türkiyeli olması. 1915'le, soykırım ya da tehcirle ilgili bir sergi değil bu. Türk, Ermeni ve insan olmakla ilgili bir sergi. İki kimliğin biraya geldiği, ortak hafızanın çağrışımlarını barındıran, ortak bir aşinalık duygusu yaratan bir sergi. Hüznünü de saklamayan, büyük bir acıyla ortaya çıktığını hissettiren, ölçülü bir yas da barındıran bir atmosferi var. Yine de içerdiği barış ve umutla akılda kalıyor. Kolektif hafızaya, etnik kimliklerden çok insanlık birikimine işaret eden yanıyla izleyicisini etkiliyor. Hatıralara olduğu kadar çocuklara ve geleceğe de inanan bir sanatçının düşünceleri uçuşuyor havada. Fırtınayı değil, gökkuşağını gösteriyor bize. Başkalarına değil dev aynada kendimize bakmayı öneriyor. Orada çocukların izlerini ve geleceği görmemizi fısıldıyor kulağımıza. Tıkanıp kalmış, iki toplumu kilitlemiş bir meseleye can katıp nefes aldırmak istiyor. Ölüme değil, hayata olan inancını, 24 saat yaşayan ışıklarıyla, müziğiyle, soluk alıp veren canlı bir organizma kurarak gösteriyor.
Sarkis sergiyi Venedik'le de sınırlamamış, 4 farklı ülkede kendi tabiriyle Venedik'e 'sinyal gönderen' yerleştirmeler kurmuştu.

Venedik'teki Nefes'i göremeyecekseniz bile, oradaki duyguyu ve aklı biraz daha iyi hissedebileceğiniz İstanbul'daki sinyal istasyonuna bir uğramanızı öneririm. Üzerinde bir kadının el izini taşıyan Altın İkona'yı, Ali Kazma'nın Sarkis'in atölyesini gösteren videosunu hem de Venedik'te 24 saat çalan müziği duyarak görebileceğiniz bu yer, Hrant Dink Vakfı'nın Harbiye'deki binası...