Portakalların 100 yılı

Müzayedeci ya da galerici olmanın ötesinde Türkiye kültür dünyasının en ilginç kişiliklerinden biri olan Raffi Portakal'ın anlatacak çok şeyi var. Hem eski eşyaları, sanat eserlerini alıp satan bir ailenin 100 yıllık birikimini taşıdığı, hem de Türkiye'nin hızlı değişimlerine, sert iniş ve çıkışlarına bizzat şahitlik ettiği için
Portakalların 100 yılı

Raffi Portakal ile her görüştüğümde bilgisinden, birikiminden ve yaşam sevincinden beslendiğimi hissederim. Bence onun Türkiye için ne anlama geldiğini şu iki anım gayet iyi anlatıyor. İlki bundan yaklaşık 10 yıl önce, 2007’de, Nişantaşı’ndaki Portakal Sanat ve Kültür Evi’nde açılan Sarkis sergisi sırasında geçiyor. Biz Sarkis’le içeride bir yere çekilmiş sergi hakkında röportaj yaparken birden galeri tarafından Raffi Portakal’ın haykırışları gelmeye başlıyor. Bir şeyler oluyor, ama ne? Ben dünya çapında bir çağdaş sanatçıyla yaptığım söyleşiyi tabii ki kısa kesmek istemiyorum. Söyleşiyi bitirip çıktığımda öğreniyorum ki duyduğumuz Raffi Bey’in sevinç nidalarıymış. Sebebi ise gençlik yıllarında sattığı ‘harika bir Avni Lifij’in geri gelmesi… Raffi Portakal’ın hem çağdaş sanatı hem de klasik Türk resmini aynı anda ve aynı coşkuyla ağırlayan bir sanat galericisi olduğunu aklıma kazıyan bir anı bu.  Diğeri ise onun antikacı esnafı geleneğine olan bağını, bu geleneği bilgisi ve çevresiyle nasıl daha üst bir noktaya çektiğini hatırlatıyor… Bir yaz günü. Bu kez Nişantaşındaki dükkanın önünde oturmuş dondurma yiyoruz... O sırada bir eski eser geliyor. Raffi Bey şöyle bir bakıyor ve ‘Bu çok eski bir dua kasesi’ diyerek bize içindeki yazıları gösteriyor. Sonra da cep telefonunu çıkartıp Türkiye’nin en zenginlerinden birini arıyor. Ön adıyla hitap ettiği bu genç koleksiyoncu, akşam beşte gelip ‘ilgisini çekecek kaseyi bir görmeye’ karar veriyor …

Gerçekten de müzayedeci ya da galerici olmanın ötesinde Türkiye kültür dünyasının en ilginç kişiliklerinden biri olan Raffi Portakal’ın anlatacak çok şeyi var. Hem eski eşyaları, sanat eserlerini alıp satan bir ailenin üçüncü kuşaktaki temsilcisi olduğu, yani 100 yıllık bir birikimi taşıdığı, hem de Türkiye’nin hızlı değişimlerine, sert iniş ve çıkışlarına bizzat şahitlik ettiği için. Ama anılarımı yazmaya hiç niyetlenmedim’ diyen Raffi Bey’in hatırladıklarını aktarmaya hiç niyeti yoktu. Neyse ki Portakal Sanat’ın 100. Yılı dolayısıyla hazırladığı bir dizi kitap hazırlamaya karar verdiler,  biri de bir nehir söyleşi oldu.

Pek çok üstünlüğüyle dikkat çeken bir söyleşi kitabı bu. Her şeyden önce soruları Enis Batur soruyor. Tasarımı ise Bülent Erkmen yapmış.  Enis Batur hem Raffi Portakal’ın ailesinin hikayesini eksiksiz anlatmasını sağlamaya çalışıyor hem de bölüm başlarında yazdıklarıyla Türkiye’deki değişimin hikayesine ev ve eşyalar aracılığıyla işaret ediyor. Sunuş yazısında, bu özelliğiyle şöyle özetliyor: Yervant Bey 1914 yılında müzayede işine girişmiş, oğlu Aret Portakal mesleğin önde gelen figürlerinden biri olarak kayda geçmiş, torunu Raffi Portakal yarım yüzyıldır devraldığı bayrağı kurumsallaşma sürecine oturtmuş, dördüncü kuşaktan Maya Portakal Bitargil ile aile geleneğini sürdürüyor. Tamıtamına yüzyıla erişen bu serüvenin yarı belgesel yarı romanesk çatısını Raffi Portakal’ı soru yağmuruna tutarak eşelemeye, sonra da ortaya çıkan yüksek debili söz akarsuyunu dallara ayırıp kurgulamaya çalışırken onu gördüm: Ev ve eşya, insan hayatının, ama yoksul ama zengin, candamarları.”

EV MÜZAYEDELERİNDEN BALO SALONLARINA

Son Osmanlıların da bu dünyadan çekildiği zamanlarda köşklerde ve yalılarda düzenlenen ‘ev müzayedeleri’ni anlatarak başlıyor kitaba Raffi Portakal. Bizzat dedesinin, babasının düzenlediği müzayedelerde satılan antikaları, bazısı bugün bile çok iyi bilinen heykelleri, resimleri ve evleri ve o evlerde yaşayan insanları anlatıyor. Tabii yalılardan çıkan eşyalarla evlerini donatan Cumhuriyet’in yeni zenginleri bu hikayenin ilk alıcıları. Zamanla maddi -manevi birikimleri arttıkça bu insanlar ‘güzel eşyalara’ olan meraklarını koleksiyonlar yapmaya doğru ilerletecektir. Portakalların dükkanına gelip giden, kimi zengin kimi değil, kimi çok bilgili kimi sadece meraklı pek çok insan var bu anlatının içinde. Raffi Portakal büyük sırlar vermiyor, biz gazetecilerin üzerine atlayacağı sansasyonel hikayeler anlatmıyor. (En sansasyonel hikaye, çok sevdiği dostu Komet’in deli dolu gençlik yıllarında Portakalların evinin tuvaletinde uyuyup kalması hakkında…) Sansasyon yok, ama dikkatli sanat tarihçilerinin, bu ülkede müzeciliğin, koleksiyonculuğun tarihini yazacak olanların mutlaka ilgisini çekecek çok önemli detaylar var. Mesela Şeker Ahmet Paşa’nın Meyveli Natürmort’unun 1961 yılında Teşvikiye Palas’ta, Rabia Çapa’nın annesi Vuslat Sadıkoğlu tarafından bin liraya alınması. Ve aynı resmin elli yıl sonra, bir başka sahibi tarafından tam ‘2 milyon dolara’ satılması. “Bizim dünyamızda asıl öykü bu!” diye anlatıyor Raffi Portakal … Tabii Osman Hamdi Bey’in çok güzel bir tablosunun Kuranları yerde gösterdiği için satılamaması, evinde Dubuffet’ler Monet’ler olan en eski koleksiyoncular, Şevket Rado koleksiyonundaki 17 İbrahim Müteferrika kitabını kimin nasıl aldığı gibi sayısız bilgiyi de bu kitaptan ediniyorsunuz. Raffi Bey’in hatıralarında Sakıp Sabancı ve kurduğu koleksiyonlar çok önemli yer tutuyor. Dünyada pek çok saygın müzede sergilenen, daha sonra Sakıp Sabancı Müzesi’ne dönüşen bu koleksiyonun ve müzenin nasıl oluştuğu uzun uzun anlatılıyor.

‘Raffi Portakal – Portakal’ın 100 Yılı’ muhakkak ki tasarlanmış bir söyleşi. Evet Raffi Bey dağarcığını ortaya döküyor çok önemli bilgiler, tecrübeler ve anılar paylaşıyor bizimle. Ama bir yandan da bütün hatıra kitaplarında olduğu gibi kendi tarihini, bizzat kendisi yazıyor. Kitapta bütün dostların gönlünün gözetildiğini, akrabaların, arkadaşların, önemli koleksiyoncuların adlarının kitapta yerini aldığını hissediyorsunuz.  Bu yanıyla da bir rehber özelliği taşıyor. Ve dolayısıyla, okuyan kişide koleksiyon kurmaya, sanat ve hatta antika almaya yönelik merak uyandırdığı da aşikar.

Üzerinde Enis Batur gibi bir ‘titiz’in imzası olan kitaba kusur bulmak mümkün değil. İçeriğiyle, kağıdı ve tasarımıyla, sondaki ekler bölümünde yer alan okuma parçalarıyla, ‘mükemmel’ bir kitap. Keşke bir de indeksi olsaymış, demekten de kendimi alamayacağım.